SEVGİLİ PARİS

By | 20 Kasım 2017

Son buluşmamızdan bu yana zaman ne hızlı akmış, bir yılı biraz geçmiş bile!. Bu şehre dair anılarımız eskimesin,  hep taze kalsın istiyoruz.. O yüzden ucuz bilet kampanyasından kaptığımız biletler ile yeniden Sevgili Paris’imizi kucaklamaya koşuyoruz!.

Hemen hemen dört günümüz var ama hasret büyük.. Bir sürü yeni yer açılmış, özlenenler de var..Ne yapacağız? Bu kez sadece burada olmanın tadını çıkaracağız ve akışına bırakacağız.. Plan yok, rota yok; o anda canımız nasıl isterse!..  Öyle de yapıyoruz ve ne de güzel  oluyor..

Geriye şu sahnelerin anıları kalıyor;

Les Deux Magots Sonbahar bu şehre çok yakışıyor… Yapraklar sararmış, şehrin tonları değişmiş ve hava soğumuş.. Bu da demek oluyor ki sıcak molalar bizi bekler.. Zaten yanaklar, eller üşümüş, yağmur da çiselemeye başlayınca en eski, en klasik adrese bir selam çakmanın zamandır diyor ve kendimizi Les Deux Magots’un iç salonunda buluyoruz. Bir zamanların koltuklarında ne edebiyatçılar oturmuş literatür kahvesi şimdilerde turistlere emanet.. ama hala müdavimi beyefendiler iç salonun bir köşesinde gazete okuyor; eski detaylar, şık garsonlar, hoş sunumlu kahve servisleri, tatlı isteyen masaya özenle taşınan tatlı tepsisi insanı bir şekilde cezbediyor.. Birer fincan enfes sıcak çikolata içip iyice ısınıyoruz..Paris’e..

Eskiden sıcak çikolata dedin mi Angelina derdim ama sanırım bu daha hafif ve çok daha lezzetli geliyor bugünkü beğenilerimle.. Geleli birkaç saat olmuşken bu mola bize işte şimdi Paris’teyiz hissini yaşatıyor.. Çıkışta kandırıkçı yağmur durmuş; tuhaf bir ışık var.. Hiç masalarında oturmadığım ama önünden geçerken fotoğrafını çekmeden duramadığım Le Bonaparte‘ın önünden yine bir kare çekip Rue Bonaparte‘taki galeri vitrinlerine baka baka Pont des Arts‘a çıkıyoruz.

Saint Michel sokakları.. Burası hep hareketli, hep cıvıl cıvıl, nasıl sevdiğim bir semt.. Shakespeare & Co‘ya uğrayıp müze gibi geziyoruz önce klasik olarak.. Daha çok yerlere, yazılara, üst kattaki kitap raflarından rastgele çektiğim eski kitapların içlerine bakıyorum.. Yıllar önce buradan “souvenir” niyetine bir kitap almış, içine de “kilometre zero” mührü bastırmıştım.. Bu kez de bir kitap değil ama ünlü yazarların illüstrasyonları olan bir defter alıp yine de mührü ilk sayfasına bastırıp ritüeli tamamlıyorum.. Çıkışta buralardan geçen her “instagrammer” gibi ben de Odette‘in cephesini fotograflayıp kalabalık sokaklara dalıyorum.. Yunan büfeleri, Tunuslu tatlıcı, pötikare örtülü sıradan lokantalar, hediyelikçiler arasından geçiyoruz.. Acıkmışız..Buralar krepçi dolu. Rastgele Creperie Chez Suzette‘e girip birer “galette” yiyoruz.. Hani şu kenarları kıvrık, üstü açık tuzlu krep.. Bir dört peynirli bir de somonlu.. Muhteşem mi? değil.. ama keyifli.. Şimdi buradan sokaklara gire çıka,Cour du Commerce Sant Andre geçidi, Rue Buci derken Saint Germain’deyiz..

Rue Montorgueil Yine Paris’te en sevdiğim sokaklardan biri.. (monturguy diye okunuyormuş) Yan yana dizili sayısız bistro, bar ve dükkan.. Arada birkaçı hariç çok nitelikli yerler de değil üstelik ama sokak renkli, capcanlı.. Özellikle de akşamüstü.. Köşedeki kırmızı cepheli çiçekçi Anais, Au Rocher de Cancale‘ın kremalı pasta gibi fotografik cephesi ve çikolatacı A La Mere de Famille en sevdiklerim.. Zaten bu Sentier, Etienne Marcell arasına hep bayılıyorum.. Buradan istikamet lokaller arasında son dönemde yıldızı iyice parlayan Rue du Nil ve birkaç geçit, fotografik köşe..

Marais sokakları..kalabalık.. çok kalabalık.. “duyan gelmiş!” tadında bir mahalle artık Marais. Fotografik mavi kapıları renk renk dükkanları – hele ki Pazarsa bir tek buralardaki dükkanlar açık olunca daha da kıymetli- bu semti böyle popüler ve kalabalık kılıyor.. Şahsen Paris’te en sevdiğim semt değil ama yine de Pazar günü buraya uğramayı, öğle yemeği için kapısı kuyruk olan mekanlardan biri için sıra beklemeyi,  vitrinlere bakmayı, ufak tefek birşeyler almayı, Sasha Finkelsztajn‘den mutlaka kocaman bir paskalya çöreği kapmayı, akşamüstü Les Philosophes önünde bir kadeh Bordeaux yuvarlamayı seviyorum..

Yine tüm ritüeli eksiksiz gerçekleştirip bekleme kuyruğu olarak  Schwartz’s‘ı belirleyio pastrami sanhviç ile buluşuyor enerji fazlasını da semte bir süre önce açılan Uniqlo’da alışveriş ile atıyoruz..Ha bir de, aşırı tokuz ama biraz daha yukarılara doğru çıkıp Marche des Enfants Rouge içinde şöyle bir Pazar turu yapıp burada yiyip içenlere, tezgahlara göz atıp canlılığın tadını çıkarıyoruz..

Depot Legal Çok sevdiğim Galerie Vivienne‘in tam köşesine açılan Depot Legal son dönemde bu civarda çalışanlar arasında oldukça popüler bir adres. Gelmeden önce yeniler arasında dikkatimi çekmiş, aklımın bir köşesine yazmıştım. Önünden geçerken madem ki kalabalık ve keyifli görünüyor (boş mekanları hiç sevmem) bir öğle yemeğini burada yiyoruz o halde!. Kömür renkli ekmek ile servis edilen somon ve bol yeşillikli bir tabak ile birer kadeh beyaz siparişimiz bizi hayal kırıklığına uğratmıyor.. Burayı hemen Paris’te öğle yemeği adreslerimiz arasına kalıcı olarak yerleştiriyoruz. Çıkışta ise haritalarına, hiçbir yerde görmediğim kadar güzel yerkürelerine bakmaktan hiç bıkamayacağım kitap/antika dükkanı Gribaudo Paul‘e bir kez daha giriyoruz..

Lomi Daha önce defterimde bir türlü denenemeden sırasını bekleyen Lomi’yi sonunda yakınlarından geçmemizi bahane ederiek deneyebiliyoruz. Göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı, şehrin pek de sevimli olmayan bir köşesindeki bu kahve dükkanı çevresinin tam tersine oldukça keyifli.. Her masayı bir serbest çalışan kapmış, önlerinde güzel mi güzel kahveler.. Arka bölümde  kavurma alanı var.. Ortak paylaşılan bir masada yer bulup onların önerisiyle iki farklı çekirdekten birer kahve deniyoruz.. Başarılı.. Çıkmadan arka bölümdeki çekirdek kahve raflarındaki 10’a yakın çeşidi de dikkatle inceliyoruz..

Montmartre İşte bir kalabalık semt daha!.. Ne zaman instagram’da bir kare fotoğrafını paylaşsam illa ki biri “çok kalabalıktı, hiç gezemedik, hiç güzel diil!” yazıyor.. İçimden “yapma yahu! Peki acaba sen yalnız zamanda gitmiş olabilir misin?”.. diye soruyorum tabi!.. Pazartesi sabahı, erken saatler.. Turistler henüz otellerinde , kimi Parizyenler işe gitme telaşında, Montmartre ise uyku mahmuru.. Bu semti gezmek için daha güzel br zaman düşünemiyorum.. Tabi sadece benim için.. Hediyelikçiler daha tek tük açmaya başlamışken, Place du Tetre’i ressamlar kaplamamışken, krep kokuları yükselmemişken ve kafelerin sandaleleri henüz yeni diziliyorken başkası sever mi bilmem.. ben böyle seviyorum.. (gelmeden de Pret a Manger’de kahve kruvasan yapmışım.. kabul Fransız değil ama erken açıyor n’apalım!) Sonra Montmartre’da binalara, detaylara, renklere, graffitilere bakıyorum.. Rue Lepic‘ten çıkarken Van Gogh kardeşi ile şu binada yaşamış, empresyonist ressamlar şuradaki bahçede takılırmış diye doya doya, anlaya anlaya geziyorum..

Bouillon Chartier Paris 1896’da açılmış tarihi bir mekan.. Kocaman..dev gibi bir salon.. Bana bir tren garını anımsatıyor bu koca tarihi mekan.. belki duvardaki saatten, belki de eşya koymak için tren vagonlarındaki gibi ızgaraların masaların üstünde olmasından.. Tam bunu düşünürken garson o ızgaralarda istiflenmiş kağıt tomarından bir kağıt çekip masamıza seriyor; menüden seçtiğimiz yemekleri o kağıt üzerine gelişigüzel not alıyor.. Ortalık gürültü, tabak çanak şıkırtısı.. Masayı Fransız bir çift ile paylaşıyoruz ve şarabı bizim için onlar seçiyor. Bu kadar eski, bu kadar meşhur, eh biraz da turistik bir yer ve biz ilk kez geliyoruz.. sebebi yağmur.. Çiselemeye başlayınca -birazcık da erken- kendimizi içeride buluyoruz.. Çıkışta yağmura teşekkür edesim var! Ne güzelmiş burası böyle, tam Fransız ruhu!.. Ve yağmur tam zamanında başlamış, çıkışta kapı önü sonu gelmez bir kuyruk!..

Sol yaka sokakları.. Sanırım giderek bu tarafı daha çok seviyorum.. Saint Germain’den aşağı doğru sokaklar, dükkanlar, galeriler çok güzel.. Bir sabah Poilane‘in enfes kruvasanları ile kahvaltı yapıyoruz, bir sabah Rue Saint Dominique‘te son derece sıradan bir cafede sıradan fransız usulü “le petit dejeuner” (kahvaltı) yapıyoruz.. Masamızda kahve portakal suyu, çıtır baget ekmek, marmelat ve tereyağ, manzaramızda Eyfel.. Rue de Sevres, Rue du Bac,… nasıl yazayım tüm sokakları? Yürü yürü, gez, gör, farket işte!.. La Patisserie des Reves‘in ödüllü briocheları ve Karamel Paris‘in inanılmaz tatlıları bu gezinin tatlı yıldızları oluyor; Karamel’den alınanlar parkta, nefis bir sonbahar Paris dekoru içinde Eyfel’e bakarak yeniyor..

Marche de Puces de Vanves Bu kez bir değişiklik yapıyor, herzamanki bit pazarımız Saint Ouen’e değil sol yakanın meşhuru Vanves’e uğruyoruz. Belirli dönemlerde irileşen pazar, bizim bulunduğumuz hafta standart ölçülerinde Av. George Lafenestre üzerinde yan yana dizilmiş tezgahlardan oluşan uzun ve ince bir yol şeklinde karşımıza çıkıyor.. Seveceğim bir tabak-çanak bulamıyorum ama birkaç plak ile mutlu ayrılıyoruz pazardan..

Cafe Verlet Saint Honore caddesi üzerindeki butiklerin vitrinlerine baka baka çok yakında kapanacak olan Paris’in efsane konsept mağazası Colette‘e son kez girmek üzere yürüyoruz.. Hep yağacakmış gibi yapıp vazgeçen yağmur sonunda sağlam ıslatmya karar veriyor; biz de tabelasında Verlet 1880 yazan kahveciye kapağı atıyoruz!.Buradan defalarca geçmemize rağmen ilk kez dikkatimizi çekiyor bu dükkan. Koyu ahşap dekorasyonlu bir torrrefacteur (kahve kavurucu) burası.. Birer fincan harika Noisette içiyoruz. Fransızlar, espresso üzerine süt köpüğü ile hazırlanan minik, macchiatto tipli kahveye “noisette” diyor. Daha doğrusu böyle yazıyor ama “nuazet” diye okuyorlar.. Bu kahvenin iyisi çok güzel oluyor.. Burada gerçekten iyi bir noisette içiyoruz..

Miznon Önünden ilk geçişimizde önündeki uzun kuyruk nedendir diye anlamaya çalıştığımız Miznon’a ancak kuyruğun daha kısa olduğu (ama hep kuyruk var, o sabit) bir akşam denk gelince hadi deneyelim diyerek giriveriyoruz.. Yahudi mahallesi Marais’de nefis bir yöresel streetfood mekanı. etler, köfteler, sebze soteler canlı canlı cozurdatarak hazırlanıp pita ekmekleri arasında sandviçe dönüşüyor; üzerine nefis tahinli, domatesli yoğurtlu soslar ekleniyor.. İçerisi karman çorman, masalarda boş tabak ve kağıt peçete yığınları..Gelgelelim lezzetler müthiş.. Favorilerim kebap, ratatouille, köz patlıcan ve tatlı patates..Gnam gnam gnam..

Musee d’Orsay Bu seyahatin en lüks hareketi bu.. İnsan bir eseri özler mi? Sırf bir tek resim için, asıl onu bahane ederek bir şehre gider mi? Gider.. Renoir‘in Dance et Le Moulin de la Galette tablosu. Ben onu ilk kez görene dek böyle bir ışığının olduğunu, insanın içini coşturan bir hipnotize  etkisi yarattığını bilmiyordum.. İlk görüşümde karşısında bakakalmıştım hayran hayran.. Empresyonizm akımı eserlerini çok seviyorum ama Renoir benim için bambaşka.. Orsay Müzesi neredeyse bu akımın mabedi; en önemli sanatçıların en ünlü eserleri var burada.. Onun için bu müzeyi gezmek çok keyifli ama bu resmin fotograflara geçemeyen bambaşka bir ışığı var.. Paris biletini almak fikri çıktığından beri aklımda bu var;  O’nu yeniden görmek!. Ne mutlu ki yeniden görüyoruz.. Aynı ışık, aynı haz, aynı heyecan.. Eh bir de bu sefer daha önce bir  sergi için başka bir müzeye gezmeye gittiğinden yeri boş olan Gurtav Courbet’nin “l’Origine du Monde“unu görüyoruz..

Coutume Cafe Ne zamandır denk getirmek istediğim Coutuma Cafe’ye Pazar sabahı bit pazarı sonrası uğruyoruz. İçerisi kalabalık; avokadolu tabaklar ile brunch yapıyor çoğunluk.. Biz Poilane’de kahvaltımızı yaptığımızdan keyif kahvesi için buradayız.. Kendi kavurdukları çekirdeklerden demleme kahve içip minik birer tatlı deniyoruz.. Hepsi harika!. Evimiz için de bir paket çekirdek kahve almadan ayrılmıyoruz..

Bar du Marche Rue de Buci, Rue du Seine Saint Germain’in en hareketli sokaklarından.. Dip dibe oturulan kafeler, kitapçılar,pasta dolu vitrinler.. Bu hareketli sokakların tadını çıkarmak için için en güzeli hemen bir köşeye kurulup bir kadeh kırmızı ya da bir pot kahve sipariş etmek.. Bunun için en sevdiklerimden biri Bar du Marche.. Önünden geçerken hep bir kare fotoğraf çekerim; kareyi orada oturmuş, hayatın akışını izleyenler süsler.. Bir gün önce fotoğrafladığım kareye ertesi gün dahil oluyor, ben de başka birinin çektiği bir karede kadrajın tam ortasına kuruluyorum!.

A La Mere de Famille Az önce buradan bahsettiğimiz farkındayım elbette ama cümle arasında sadece anıdı anmak yetmedi. Yıl 1761. Rue du Faubourg Montmartre 35 numarada açılıyor ilk kez.. Ve biz yüzyıllar sonra bu şubenin kapısından içeri giriyoruz.. Tarihi çini zemin, eski ahşap dolaplar, raflar, eski fontlar ile yazılmış metal plakalar, raflarda tezgahlarda şekerlemeler, çikolatalar ve köşede ahşap bir kabin şeklinde tasarlanmış “vezne” usulü kasa.. ben bu dükkana bu eskiliğine, tüm bu detaylarına aşık oluyorum.. Paris’teki pek çok şekerleme ve  çikolata dükkanı gibi tarihi ve ünlü..ayrıca şehrin pek çok noktasında şubesi de var.. Hepsinin tabelası güzel, ürünler aynı ama ah bu orijinal şube!.. Daha çok pralin, daha çok fıstıklı çikolata almadığımıza döner dönmez pişman oluyorum!

Colonne de Buren Yağmur yağıyor ince ince.. Siyah beyaz çizgili sütünlar, meydan bomboş, sadece benim.. Sadece benim olmasının tadını çıkarıyorum.. Koşuyorum, atlıyoruz, zıplıyorum!.. Bu meydanın dış çemberi aslında Paris’in en hip bölgelerinden biri.. Ara sokaklarda pek çok mekan, lokallerin uğrak yeri pek çok adres var.. Yağmur durunca rotayı bu sokaklara doğru çeviriyorum..

Saint Martin İlk kez gelişimden beri hiç aksatmadan mutlaka uğradığım kanal çevresi bu sefer de illa ki rotaya ekleniyor.. Tıpkı Amelie gibi minik köprüden suyun dibine kadar inip onu taklit ederek suda taş sektirebildiğimiz günler değil artık; izin vermiyorlar ama yine de büyük köprüler üzerinden kanala bakıyor, kanaldan geçen gezi teknesinin doldur boşalt sistemi ile ilerleyişini inşatta vinç izler gibi seyrediyoruz.. Ten Belles‘de birer kahve içiyor Le Comptoir Generale‘e giriyoruz.. Bazı yerler fotoğrafta güzeldir ya, bu kafe/kulüp de öyle galiba.. fazla kalmıyor hemen başka bir yeni fotografik köşeyi görmek üzere kanalın en yukarı ucuna gidiyoruz. İstikamet Le Pavillon des Canaux. hani bazı kafelere “ev gibi” deriz ya, öyle dekore edilmiştir.. Burası gerçekten ev gibi.. İki katı birebir ev gibi düzenlenmiş mekanın mutfak, banyo, yaşam alanı, yemek odası, yatak odası, ..gibi  bölümlerinde tam o bölümün ruhuna uygun takılabiliyorsunuz..En güzel bölüm banyo. Küvetin içinde kahve keyfi!.. Elbette kapmışlar!.. Dekorasyonun tatlılığı kadar içeride sanki sırf benim için Moderat çalıdıkları için de seviyorum bu tatlı mekanı..

Trocadero Paris’e gelip de Eyfel’i uzaktan siluetini farketmek dışında hiç görmediğim seyahatlerim de oldu, Champs de Mars’da çimlere uzanıp Eyfel’e karşı çilek yediğim de.. Ama hiçbir seyahatimde bu kadar çok görmedim kendisini!..  Bu kez bile-isteye sabahın ilk ışıklarında görelim diye erkenden kalkıp Trocadero’ya geliyoruz. Meydandaki büfelerde kahvelerin dumanı tütmeye başlamış..hava buz gibi.. Etrafta bizden başka bir iki fotograf meraklısı, bir gelin ve fotoğraf ekibi, bir moda çekimi ekibi.. Güneş bize pek pas vermese de güne burada şiir tadında başlayıp gün tamamen doğunca Eyfel’e doğru yürüyoruz..

Josephine Chez Dumonet Şimdi düşünüyorum da ilk ziyaretlerimde Paris yemek açısından benim için bir cennet değildi.. Kolayı seçip fast food zincirine gidiyor ya da sadece bildiğimiz, “Fransız kalmadığımız” kadarıyla idare ediyorduk.. İdare diyorum çünkü anlamaya, tanımaya çalışmadan önce ancak karnını doyuruyor, durumu idare ediyorsun..Bugüne baktığımızda ise kendimi daha cesur, tanımaya, denemeye açık buluyorum.. Her seferinde giderek daha güzel şeyler yiyorum, daha iyi seçimler yapıyorum.. Deniyorum, araştırıyorum, not alıyorum, merak ediyorum.. Beef Bourguignon da bu anlamda ne zamandır merak ettiğim bir Fransız yemeği.. Bildiğim kadarı ile şarap soslu içinde pişen bu yoğun lezzetli Burgonya yemeğini Paris’te çok iyi yapan bir restoran var. Bir şekilde denk geliyor ve arayıp rezervasyon yapabiliyorum ertesi gün için.. 112 yıllık bir restoran, kolalı örtüler, gümüş servisler, geleneksel yemekler.. Deneyeceğimiz bu yemeğin yanısıra av etlerinde de başarılılar.. O halde bir bourguignon bir de ördek sipariş ediyoruz.. ve Paris’teki en güzel yemek deneyimlerimizden birini yaşıyoruz..

Café de Flore En klasiğinden bir veda bu.. Kafenin önünde dizili sandalyelere oturuyoruz caddeye karşı.. Az sonra garson gelip siparişimizi alacak; “deux cafe sil vous plait” diyeceğiz..Kahvemiz o klasik yeşil logolu fincanda, suyu ve çikolatası ile gelecek; kahveleri içerken nasıl da hızla geçti yaaa! ..diye düşüneceğiz.. Kahveler bitince son kez metroya atlayıp valizleri almaya gideceğiz.. Ben yolda her durakta inip kaçmak, sokaklarda kaybolmak, Paris’e kaçmak, Paris’te kalmak isteyeceğim..

Café”lerin kırmızı tenteleri, yan yana dizilmiş renkli hasır örme sandalyeler, bej rengi pardösüsünün yakasına havalı kaşkollar bağlayan beyaz saçlı beyefendiler, semt pazarında çiçek buketi ile gezen bereli hanımefendiler, galeri vitrinleri, eski kitap tezgahları, bütün tabelalar, el yazısı ile yazılmış günlük mönüler, renkli kapılar, ferforje metro girişleri, gri çinko çatılar, pot içinde servis edilen kahveler, eli tepsili beli önlüklü garsonlar, tatlılarla dolu vitrinler, şekerlemeciler, çiçekçiler, parklardaki yeşil sandalyeler..pasajlar, yıpranmış çiniler, yüz yıl önce yerlere mozaiklenmiş logolar, kartpostallar, eski afişler.. Detaylarda kaybolmayı sevenler için Paris ilham dolu bir şehir.. Yine ilham dolu dönüyoruz.. Tekrar kavuşmayı şimdiden iple çekiyoruz.. 


Kısa kısa..

  • Charles de Gaulle (CDG) havalimanından RER’in B hattı ile şehir merkezine (Gare du Nord) varılıyor..  Biletler istasyon girişindeki makinelerde 10.30€
  • Şehiriçi ulaşımda tekli bilet 1.90 EUR  / 10 biletlik “carnet” 16 EUR / 2 bölgeyi kapsayan günlük sınırsız bilet Mobilis 7,5 EUR
  • Konaklama için favori bölgemiz South Pigalle – Rue St. Denis- Etienne Marcel üçgeni arası.. tabi hep söylediğim gibi bu bizim favorimiz; kendi ilgi alanlarımıza göre buralarda rahat ediyoruz.. İlk kez gidecek olanlara Opera bölgesinde bir otel seçmelerini öneriyorum… Mesela İbis Grands Boulevards Opera.. Hadi bir tanecik de SoPi’den;  Hotel Basss Paris..bi’bakın..
  • Heyecanla not aldığım bazı tavsiyeler gelecek sefere dek cepte (defterde) kalıyor.. Fahri Gediz ‘den aldığım Table d’aki, L’asiette ve La Bourse et La Vie ile Vedat Milor ‘dan öğrendiğim Le Servan, Le Quincy, Clown, Les Deserteurs ve L’Amarante bir gün denenmek üzere hazır bekliyor..
  • Bir de Paris bu kadarcık anlatmakla bitmez.. Paris hakkında başka notlar, bir sürü adres, öneri, ipucu için Paris Notları etiketindeki bir sürü başka yazı var!
  • Fotograflar, Paris’e dair küçük notlar, fotografik ipuçları için elbette adres instagram/gezicigunluk
  • Son olarak Paris’te sevdiğim şeylerden  biri adres sormak; çünkü telafuzu yanlış yapıyorum ve düzeltene kadar tekrar tekrar söylüyorlar, söyletiyorlar ama sonra yolu mutlaka güzelce tarif ediyorlar.. Bir de metro ile uzun yol yapmak.. Durak isimlerini dinlemeye bayılıyorum.. Fransızca dünyanın en yazıldığı gibi okunmayan dillerinden biri sanırım!
  • Yok yok, son cümle şu olsun: Paris je t’aime!..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir