SAMİMİ VE LEZZETLİ: MADRİD GEZİ NOTLARI

By | 29 Kasım 2017

Daha adımını atar atmaz seni sıcacık karşılayan, hemen hayatın içine dahil eden, sarıp sarmalayan şehirlere bayılıyorum. Meğer yıllardır bir türlü tanışamadığımız Madrid de öyleymiş. Başıma bir şey gelmeyecekse itiraf etmeliyim ki Madrid ile tanışmamızın  bu kadar gecikmesi hep Barselona’nın suçu!. Oraya o kadar ısınamadım ki Madrid’i o yüzden hep erteledim.. Ama sonunda 3 günlüğüne buradayız işte!.. Aylardan Kasım. Hava 17 derece. parçalı bulutlu. Mevsim Madrid.

Merhaba Madrid

Barajas Havalimanı’ndan Atocha istasyonuna  sarı AeroportExpress Bus ile 5€’ya yaklaşık 40 dakikada varıyoruz. Şehrin farklı bölgelerine metro bağlantıları ya da farklı otobüsler de var ama bize uyan bu.

Bu andan itibaren ta ki dönüşte tekrar aynı otobüsü kullanana kadar hiçbir otobüs, metro kullanmadan tüm şehri deli gibi yürüyoruz!. Madrid ara ara hafif yokuşlu ama genelinde yürümesi kolay bir şehir.. Gideceğimiz iki nokta arasında en uzun mesafe 900 mt. olunca hadi ona da yürüyelim, e hadi buna da yürüyelim diye diye “yediklerimizi eritmenin bir  yolunu bulduğumuza memnun” tüm seyahati bu şeklide tamamlıyoruz.. Çünkü yemek o kadar başrolde ve karşıkonulmaz ki, bir şekilde kendimizi vicdanen rahatlatmamız lazım! Lazım, çünkü  serüven daha valizi odaya bırakmadan lokal bir adreste başlıyor..

El Brillante / Gelmeden önce Madrid mutfağı hakkında araşırmalar yaparken kalamarlı sandviçin çok popüler bir öğle yemeği olduğunu okumuştum. En meşhuru da Atocha istasyonunun karşısındaki El Brillante’deymiş.. O halde hazır önünden geçerken ve saatler öğleye yaklaşmışken hemen deniyoruz. Adı tam olarak “Bocadillo de Calamares” diye geçiyor.. Bu kocaman büfe kılıklı yere girip siparişimizi veriyoruz. Küçük boy biralar -ki genelde bira Madrid genelinde hep böyle küçük olarak servis ediliyor- ve yanında iri kalamar kızartmalı sandviçlerimiz geliyor.. Oldukça lezzetli ama ortam daha lezzetli.. Arka bankoda ayaküstü takılan bir sürü yerli var; genellikle orta yaş üstü.. Bu daha sonra şehirde çok sık görüp seveceğim bir müşteri profili.. Yerler yenen sandviçlerin kağıt peçete ve atıkları ile dolu.. Bu da daha sonra anlayacağım üzere bir Madrid klasiği..

İşte şehir bizi tam bu noktada sarıyor.. Kendimizi lokal hayata bir anda dahil hissediyoruz.. Hiç yabancılık hissi, ne yapacağız nasıl başlayacağız tasası yok.. Madrid bize kendince böyle sıcak bir selam veriyor ve herşey başlıyor..

Madem konuya yemekten girdik; denediğimiz adresleri sırasız, istisnasız şuraya dökeyim diyorum. Ne de olsa jet gibi bir geziye jet gibi notlar yakışır!.

Madrid’de Yemek

Chocolateria San Gines / Churros, ilk görüşte herkese ince uzun tulumba ya da halka tatlısını andırsa da gerçekte oldukça farklı.. Şekersiz olarak kızartılan hamurlar sıcak çikolataya batırılarak yeniyor. Bizim için bir tatlı ama bir İspanyol için günün her saati yenebilecek ve hatta kahvaltıda tüketilebilecek geleneksel bir tat. Bana ortamı ile bizdeki Vefa Bozacısı’nı hatırlatan San Gines bunu 1894’ten beri en güzel yapan, en meşhur yer. İşin güzel yanı 24 saat açık!..

Notlarım arasında Chocolateria Valor adlı başka bir yerin de yerliler arasında tercih edildiği var.. Onu da deniyoruz ama pek beğenmiyoruz, San Gines’e ise 3 gün içinde iki kez uğruyoruz!.

Bunun dışında tatlı şeyler kategorisinde iki eski ve ünlü pastanesi var şehrin; 1855’te kurulan El Riojano ve 1894’te kurulan La Mallorquina. İkisi de Sol meydanına çok yakınlar ve her daim kalabalıklar.. Mallorquina’da yine lokaller ayaküstü atıştırırken El Riojano’nun hoş bir iç salonu var..

Kahve bir şekilde bu şehirde çok özel bir şey değil; eski cafeler var ama ön planda olan kahve değil.. Bizi mutlu eden kahveleri, nitelikli kahve sunan 3. nesil dükkanlarda içebiliyoruz ancak..

Toma Cafe ve HanSoCafe şehrin iyi kahvecilerinden.. Toma kendi çekirdeklerini kavurup satıyor; Hanso ise kahvenin yanısıra güzel matcha latte yapıyor..

Bir dönem kapalı kalan ve yakın zamanda yeniden açılan Cafe Commercial ise aslen şehrin en eski kahvesi ama biz ona bir türlü yolumuzu denk düşüremiyoruz. Zaten tahminimce onun da kahvesinden çok ortamı güzel olabilir..

Mercado San Miguel / Madrid’e gidiyorum denince sanırım  gelecek ilk önerileriden biri bu kapalı pazar yeri.. Yan yana sıralı tezgahlarda çeşit çeşit tapaslar, içecekler,  renkli, cıvıltılı bir kalabalık. Böyle pazarlar şehirdeki yeme içme kültürüne dair çok ipucu verir ve her turist buralarda biraz vakit geçirmeyi sever.. Biz de uğruyoruz ama buraya göre daha sakin olan bir diğer pazar Mercado San Anton‘u galiba ben daha çok seviyorum.. Özellikle de teras katını ve ara kattaki La Casa del Bacalao tezgahındaki ekmeküstü atıştırmalıkları..

La Hora de Vermut / Bu bir mekan adı değil; bir Madird ritüeli!. Vermut saati diye bir şey var burada. İnsanlar Vermuteria denen mekanlara uğrayıp minik bir kadeh vermut içip yanında biri iki şey atıştırıyor. Güzel olan vermut içmekten çok bu mekanlarda insanları izlemek, lokallerin arasına karışmak, o dahil olma hissini yaşamak.. Ben bayılıyorum bu vermut saatlerine..

Gitmeden önce bu ritüel için özellikle not aldığım yer operanın karşısındaki Taberna Real. İçerideki bankosunda ayaküstü takılmak çok keyifli.. Birinci kadeh ile zeytin, ikinci ile de peynir ve badem ikram ediyorlar..

Casa Comacho ise önünden geçerken cazibesine kapılıp sonradan popularitesini farkettiğimiz bir başka adres. İçeride vermut fıçıları ve diğer vermutçuların aksine genç bir kalabalık var. Ben iki vermut söylüyorum; adam bankonun arkasından uzun ispanyolca bir cümle kuruyor içinden “casa” ve söylediği şekli ile “tipikal” kelimelerinin seçebiliyorum sadece. Tam “kem.. küm” diyeceğim barda yanımda ama sırtı bana dönük duran bir müşteri hafifçe dönüp “tipikal, tipikal” diyor.. ben de gülerek “ok. si, si.. tipikal” diyorum ve hep beraber bir kez daha tipikal diyor ve gülüşüyoruz. Önce bir küçük  tabak yemyeşil zeytin sonra da içinde portakal dilimi olan iki küçük kadeh bırakıyor önümüze.. Arada bir gençlerden biri tuvalete gitmek için bankonun altından iç tarafa geçiyor; arada bir vermutçu dışarı çıkanlara cam bardakla çıkmayın içeri gelin diye bağırıyor.. İspanyolca bilmiyorum ama İtalyanca ile aynı olanlardan bazen biraz yakalıyorum.. Bu ritüel, bu mekanlara gelen insanlar, detaylar, küçük nüanslar öyle keyifli ki.. en çok özleyeceğim şeyin vermut saati olacağını hissediyorum.

La Castela / Öğle yemeği için lokaller arasında çok tutulan, aynı zamanda bu yılın Michelin öneri listesinde yer alan La Castela’yı Retiro Park sonrası denemeye karar veriyoruz. Saat tam 13:00. Yemek salonu saat 14:00’te servise başlıyor ama elbette rezervasyonlar dolu!. Neyse ki B planı var. Hemen ön taraftaki ayaküstü kısımda, bankoda bir yer ediniyoruz. Menüden buranın ünlü yemeği kalamarlı, midyeli risotto ve harika pichos tabaklarından ton balıklı olanı seçiyor, yanına da iki “tinto” söylüyoruz. Daha siparişimizi verirken minik bir tabakta iki küçük atıştırmalık ikramımız geliyor.. Yemekler de tamamlanınca harika bir öğle yemeğine kavuşuyoruz.. Yine her zamanki gibi hem yemeğimi yiyor hem de çevredekilerin sipariş verişini, neyi nasıl ne kadar yediğini gözlemliyorum.. Her şey küçük küçük ve hızlı hızlı yeniyor, minik kadehler yuvarlanıyor ve peçeteler yine yere atılıyor.. gülümsüyorum.. La Castela  kesinlikle şehirdeki en iyi deneyimlerimizden biri.

Casa Salvador / Gelirken sadece iki yere rezervasyon yaptırıp deneyimimizi garantilemiştik..birisi Casa Salvador. Burası gelmeden önce en merak ettiğim, beni en heyecanlandıran adres.. 1941’den beri hizmet veren Casa Salvador son derece lokal ve özünde yine orta yaş üstü insanların tercih ettiği bir lokanta.. Ama bir şekilde son dönemde şehrin yenilikçi kesimi tarafından da ilgi görüyor.. Turistler de geliyor ama yerliler hala daha ağırlıkta.. Kırmızı beyaz pötikareli örtüler, duvarlarda matador fotografları, beyaz ceketli kibar garsonları ile bir lokantadan çok bir film çekimi için hazırlanmış bir dekor gibi hissettiriyor insana.. Özellikle gitmeye kararlı olduğum yerlerin menüsüne hep bakar, ne yiyeceğime aşağı yukarı karar vermiş şekilde içeri girerim. Burada da masaya oturduğumuzda mutlaka bir iberico jamon, bir -Roma’daki coda alla vacinara’ya benzeyen- öküz kuyruğu yahnisi söyleyeceğimizi biliyorum.. Bunların yanısıra salata ve mekanın bir diğer ünlü yemeği yumurta ile kızartılmış balık sipariş ediyoruz. Pek çok mekanda olduğu gibi burada da bazı tabaklar yarım porsiyon olarak sipariş edilebiliyor.. Rioja, zeytin ve tüm Madrid’de daima muhteşem olan ekmek de geliyor; karşı masamızdaki olgun dörtlü, kıyafetleri, süsleri, İspanyolca sohbetleri ile dekorumuzu tamamlıyor..

Sobrino de Botin / Bu seyahatte mümkün olduğunca şehirdeki en eski ve klasik adreslere yer vermeye çalışıyoruz ama bir tanesi var ki sadece bu şehrin değil, dünyanın en eskisi olduğu konusunda Guinness kaynaklarında yeri var. Sobrino de Botin 1725’te açılmış. Çok eski, çok tipik, birazcık da turistik.. Ama geleneksel menüyü ve geleneksel ruhu korumak için özenliler.. Mekanın içi, duvardaki fayanslar, servisler çok ilgi çekici.. Spesiyal yemekleri fırında bebek domuz ve fırında kuzu.. “cordero asado” denilen kuzu fırından ve sarımsaklı karidesten söylüyoruz. Jamon’u da kavunlusundan seçiyoruz; hafif İtalya’yı andırıyor yine.. Herşey  lezzetli ve keyifli. Biraz turistik olsa da güzel bir akşam geçiriyor kişisel gezi tarihimizde bir maddenin yanına daha tik atmış oluyoruz.

Casa del Abuelo / Defterime “burada karides ye” diye not etmişim ama buraya gelip denememizde bu notun değil ilk gün önünden geçerken sokağa yayılan kokunun etkisi var daha çok. Hiç not almasam da zaten önünden geçsek buraya girermişiz kesin.. O sırada toktuk ama ertesi gün öğle yemeğini buraya ayırıyoruz. Tatlı bir iç salonu ve girişte daha salaş bir bölümü var. Duvarlarda yine fayanslar falan.. Elbette girişteki salaş masaları tercih ediyoruz. Daha menüye bakarken spesiyalimiz budur diye uyarı geliyor.. O zaman 2 tinto, 2 de sarımsaklı karides söylüyoruz.. Yine o muhteşem ekmekler ile cızır cızır karidesleri patır kütür yiyoruz!. Bu şehirde kötü yemek yok galiba..Burası da şahane!.

La Latina tapasçıları / Calle Cavo de  Baja sokağı tapas barların yanyana sıralandığı bir cennet. Ancak saatler 19:00 göstermeden önce kepenkler kalkmıyor.. Daha sonra da gece boyu hepsi hareketli.. Ben en çok Taberna La Concha‘yı beğeniyorum ama Casa Lucas ve yakınlardaki Juana La Loca da meşhurlardanmış..Ortalığın hareketlenmesini Viajero‘da biraz atıştırarak bekliyoruz.

Bodega de la Ardosa /Havanın kararıp tapas saatinin gelmesini zor bekliyoruz çünkü Bourdain önerisi Ardosa’yı deneyeceğiz. Her tarihi Madrid adresi gibi 1892’de açılmış Ardosa’nın da dış cepsesi  nefis. Daha kapısını açar açmaz içerinin uğultusu taşıp doluyor kulaklarımıza..İçerisi hınca hınç dolu. Zar zor bir gidenin yerine sokulup ayaküstü bir fıçının kenarında iki kişilik açıklık buluyoruz. menüye baksak da çok anlayamıyoruz o karanlık ve kargaşada.. hemen yan masaların siparişlerinden göz kararı birşeyler beğenip garsona “şundan.. bundan..” diye gösteriyoruz..yanına da bira.. Duvarlar çok güzel, bar tezgahı, herşey çok eski.. En komiği de mekanın diğer yarısına bar tezgahının altından eğilerek geçiliyor.  Belki en lezzetli yemek deneyimimiz değil ama en keyifli ve ilginç olanlarından biri.. Aslında yemek değil sadece “tapas safari” yaparken uğramalık..biz de aslında böyle yaptık sayılır.. Buradan önce Mercado San Anton’daydık, sonrasında da zaten kokteyl bar turuna çıkıyoruz!.

1862 Dry Bar / Cuma akşamının ilerleyen saatleri. 1862’de birer kokteyl deniyoruz.Ardından önce Passenger’a kapıdan bakıp anında kaçıyoruz.. kötü!.. Sonraki durak Kikekeller. Yarı dekorasyon mağazası yarı bar. Baya cool görünüyor ama biz fazla kalmıyoruz. El Palentino ise bu tur esnasında bizi şaşırtan tuhaf bir mekan.. Listemde yok ama kalabalığı merak edip bakıyoruz. Ben diyeyim Kızılkayalar Büfe siz deyin Bambi!.Nedenini çözemediğimiz şekilde salaş ve popüler. O kadar dolu ki sadece camekanların ardından bakabiliyoruz! Adını da buraya gidilsin, tavsiyedir diye yazmıyorum.. Yıllar sonra  “ya Madrid’deki o büfe kılıklı barın adı neydi”.. diye düşündüğümüzde delirmeyip buradan okuyalım diye!..

Nuevo Cafe Barbieri /1902’de o günlerin meşhurlarından olan şimdilerin yorgunu Cafe Barbieri’yi görmeyi çok istiyorum.. Erken açmasını fırsat bilerek bir sabah kahvaltımızı oraya ayırıyoruz.. Kahve sıradan, churros fena değil ama çikolatası tam bir facia!.Ama neyse ki önümüzde klasik ispanyol kahvaltısı “Pan con tomate” var. O güzel ekmek kızartılıyor, yanına üzerine sürmek için domates sosu ve zeytinyağı geliyor..  Bu en basit, bizim beyaz peynir zeytinimiz gibi bir kahvaltı orada.. Son derece basit ama nasıl bu kadar lezzetli.. Kahvaltısı muhteşem değil ama fon müziği, tüm o eski dekor, köşede gazetesini okuyarak kahvaltısı yapan dekorun parçası adam, en köşede kuytuya sinip birbirine sokulmuş çift yine de burayı film seti gibi yapıp bu sabahı unutulmaz kılıyor.. Yine gitsem yine bi’ uğrar, domates/ekmeğimi yerim..

Toma Cafe de pan con tomate’yi biraz daha hoş yorumlayarak sunuyor. Epey erkenci olduğumuz için hep çok erken açılan yerleri tercih ediyoruz.. Birkaç şubesi olan ve güzel hamurişleri yapan  La Rollerie de bunlardan biri.. Şimdi yine biri çıkıp La Bicicleta diyecek.. sonra da  Cafe Federal? Biz onları baştan eledik!

Birkaç tarihi adres daha..

Fotografik kırmızı cepheli Cafe del Real‘e Hamingway gelirmiş eskiden..

Tarihi eczane Farmacia Juanse eski fayans cephesi ile hem fotografik bi’ köşe hem de şimdilerde sevimli bir cafe..

Geleneksel yemek “Cocido Madrileno’yu en iyi yapanlardan biri olan Lhardy 1839’dan beri hizmet veren kaliteli bir restoran; girişinde ise ayaküstü atıştırıp alışveriş yapmalık mini bir gurme dükkanı var.

Calle de las Huertas üzerindeki Casa Alberto‘nun tarihi 1827’ye dayanıyor ve tipik yemekleri arasında Madrid usulü işkembe ve öküz kuyruğu var..

Bu arada tüm tarihi mekanların girişinde yerde metal bir plaka var belediye tarafından konulmuş.. O mekanın adı ve ilk açılış tarihi yazıyor..

  • Menülerde domuz pastırması “Jamon”, her türlü malzeme ile yapılabilen kızartma “Croquetas”lar, İspanyol omleti “Tortilla de Patatas”, kalamarlı sandviç, sarımsaklı karides aşina olunması gereken yiyecekler. Okuduğumda tarifiyle bana Kars’ın meşhur yemeği Piti’yi çağrıştıran ve ağırlığı ile tam bir kış yemeği olduğu vurgulanan Cocido Madrilano tadılacaksa ya La Bola’da ya da Lhardy’de denenecek!.
  • Tüm bunlar fazla geleneksel kaldıysa  yerlisinden alınıp bana ulaştırılmış birkaç iyi alternatif de yedek listesinde dursun: La Trainera, Amazonico, Ten Con Ten, Ultramarinas Quintin..
  • Su siparişi verirken.. Agua sin gas (gazsız- naturel su) ve Agua con gas (soda tipi gazlı su) 
  • Kırmızı şaraba lokal ağızda “tinto” deniyor. Aslında tinto boyalı demekmiş..  Dos tintos por favor (iki kadeh kırmızı lütfen) demek baya eğlenceli oluyor.. En popüler şarap cinsi Rioja..
  • Erkenci mekanlar olsa da kahvaltı 10:00 öğle yemeği 14:00 tapas/pinchos 19:00 ve akşam yemeği 21:00’den önce başlamıyor. Ne kadar geç gidilirse o kadar lokal hareket oluyor!.  Gün boyu servis veren yerler de bulunuyor ama mevzu lokal takılmaksa bu sınırlara uymak lazım..
  • Bahşiş konusunda çok takıntılı değiller ama %5 gibi bir oran ile çok mutlu oluyorlar..

Şehir Turu

Puerta del Sol, Ağaç ve Ayı heykeli, Plaza Mayor Meydanı, Opera binası Teatro Real, Kraliyet Sarayı Palacio Real, Işıltılı Gran Via caddesi, Puerta de Alcala kapısı, Cibeles, Parco del Retiro ile içindeki Palacio de Cristal  zaten Madrid’e gelen her turistin rotasında mutlaka olan yerler; hatta vakit varsa Templo de Debod ve Sabatini Bahçeleri de görülecekler listesinde.. o yüzden bu kısmı hızlı geçiyorum..

Şehre tepeden bakmak için ise olmazsa olmaz bir adres var: Circulo de Bellas Artes. özellikle akşamüstü günbatımı saatlerinde herkes buraya  akın ediyor. Terasta hem güzel bir bar kısmı hem de Gran Via üzerinden Madrid çatılarına bakan keyifli bir manzara var.. Aslında günbatımında şehri izlemek  ve birşeyler içmek için birkaç otel terası da var popüler olan; belki daha sıcak mevsimlerde her akşam bir başka teras denenebilir.. ( La Terazza- Hotel Principal, La Terazza de Oscar-RoomMate , The Hat Madrid)

Şehir tam bir müzeler cenneti. Daha çok günüm olsun ve daha çoğunu ziyaret edebileyim isterdim.. Kendi ilgi alanlarıma göre Reina Sofia Müzesi, Prado Müzesi, Thyssen Bornemisza, Caxia Forum ve Real Academia de Bellas Artes‘i not alıyorum ama zaman ancak Prado Müzesi‘nin doya doya gezmeye elveriyor.. Müze gezmek aynı zamanda yeni sanatçılarla tanışmak demek benim için.. Burada da süreli Fortuny sergisi sayesinde bu muhteşem sanatçının işlerini görüyor, bir de Sorello’nun resimlerine bayılıp gelecek Madrid ziyaretinde Sorello Müzesi‘ni de ziyaret listeme eklemeye karar veriyorum.

Neyse ki bunun yanısıra Retiro Park içindeki Kristal Saray’da Reina Sofia Müzesi bağlantılı bir sergiyi ve Espacio‘da Mars konulu bir sergiyi daha hızlıca gezebiliyoruz. Matadero sanat alanına vakit ayıramıyoruz ama eski tütün fabrikası la Tabacalera‘daki graffitileri görmeye gidebiliyoruz.. La Tabacalera akşamüstü 18:00’den sonra açılıyor ve atölyeler, gösteri ve etkinliklere de ev sahipliği yapıyor..

Madrid’de Alışveriş

Malasana özellikle akşamüstünden itibaren hareketli bir semt.. Dükkanların siesta saati bittikten sonra canlanıyor ve hareket gece de devam ediyor.. Onun için kepenkler açıldıktan itibaren buralarda dolaşıp vitrinlere bakmak hoşuma gidiyor..

Calle Velarde vintage dükkanları ile dolu güzel alışveriş sokaklarından biri.. Cueca, Malasana’nın devamı niteliğinde.. Malasana’nın salaşlığına karşın burada dükkanlar bir tık daha şık, daha özenli….

Calle de Hortaleza, Calle Fernando VI, Calle de Fuencarral, Calle de Agusto Figueroa, Calle de Barquillo, Calle san Lucas dükkanlara baka baka yürünesi sokaklar ama asıl şık ve lüks butikler kesinlikle Salamanca bölgesinde.. Calle Serrrano ve onu kesen sokaklar ışıltılı vitrinler ile dolu..

Pazar günleri kurulan meşhur ve dev El Rastro pazarı içimizde kanayan yara!. Uçağımız öğle saatlerinde olduğu için 09:00’dan itibaren kurulmaya başlayan pazarı kaçırıyoruz.. (pazar La Latina Metro durağı – Puerta de Toledo – Embajodores üçgeninde kuruluyor..artık bir dahaki sefere..)

Cuesta de Moyano Şehrin en sevdiğim köşesi. Yanyana sıralı fotografik kitap tezgahlarında hem nadir bulunan kitaplar hem de 0,20 €’dan başlayan fiyatlarla ucuz kitaplar var ve tezgahlar arasında kaybolmak, zaman geçirmek çok keyifli.. Ben buradan tanesi 1€’ya harika Jules Verne kitapları alıyorum ama pek çok kitapta da aklımı bırakıyorum..

El Corte Inglese İspanyollar’ın meşhur çok katlı mağazası.. Gurme bölümü ve terastaki manzaralı yemek katı şehre giden pek çok kişinin ilgi alanında..

Gran Via ve civarı tanıdık markaların iri şubeleri ile dolu ama caddenin en ilgi göreni elbette her şehirde olduğu gibi Primark.

Plak almadan bir seyahat tamamlanmıyor bizde..Bu kez de birkaç adrese uğruyor, kimisini beğenmiyor, El Almacen de Discos, Escridiscos ve Fnac‘ten birkaç plak seçiyoruz..

Hermes SilkMix ise plak satılmayan şahane bir plak dükkanı!. Hermes’in geçmişteki ikonik eşarp desenlerini plak kapaklarına basıp içerine de o yıllardan kayıtlar basmışlar.. Resmen bir plak mağazası hem de en muhteşeminden.. Ama almak yok; sadece sergiyi geziyorsunuz.. Ama sergi hatırası bir plak veriyorlar bize, ne şanslıyız!. 25 kasım itibarı ile biteceği için gidenler bunu göremeyecek ama Hermes mağazası Calle de José Ortega y Gasset’da..

Yerel markalardan Salvador Bachiller’da aksesuarlar ve fincanlar ile üst kattaki gizli kış bahçesini, Intropia‘da bir şapkayı beğeniyorum.. Wanderer’da ise Daniel Chung tasarımı sırt çantalarına bayılıyor, karşı koyamıyorum!

Konsept dükkanlar kategorisinde Malasana’da El Moderno ve Amen ile Cueca’da Do Concept Shop güzel örnekler..

Şehrin en güzel çiçekçisi ise  Margarita. Casa Postal’da ise eski-severleri mutlu edecek sayısız obje var.

1775’ten bu yana badem içerikli tatlılar üreten Torrons de Vicens, gelirken  yanında getirmelik, hediyelik, tadımlık harika tatlıların adresi.

Madrid magnet/hediyelik konusunda bence facia. Pabuç kadar magnetler yapmışlar! Onun yerine  vermut, rioja şarabı, torron ve şarküteriye yatırım yapmakta fayda var..

Hiç olmadı, anılar yeter..

Madrid’den deli gibi alışveriş ya da instagram‘da paylaşacak çok fazla fotoğraf ile dönmedim ama yanımda getirdiğim çok güzel anılarım var.. Gittiğim onca mekanın sesleri, kokuları, yürüdüğüm sokakların renkleri, şehrin üzerimde bıraktığı sıcak etki öyle güzel ki; hala minik flashbackler ile etkisi sürüyor.. Umarım uzun müddet sürerbu etki.. Bu haftasonu ilk iş güzel bir ekmek bulup “pan con tomate” ile kahvaltı hazırlamak istiyorum mesela. Şehirlerin bana yeni şeyler öğretmesini, üzerimde iz bırakmasını çok seviyorum.. Bir de artık Madrid’i de…<3

2 thoughts on “SAMİMİ VE LEZZETLİ: MADRİD GEZİ NOTLARI

  1. vesile karık

    Madrid’ de nerede konakladıgınızı ve bu konudakı önerilerinizi bir de yılbaşı dönemi seyahat için Madrit uygunmudur ? Görüşlerinizi
    alabilirmiyim. Yazdıklarınız heveslendirdi.

    Reply
    1. Gezici Günlük Post author

      Sadece çok memnun kaldığım tesislerin ismini paylaşıyorum. O yüzden sadece bölge olarak verebilirim Calle de Atocha caddesi üzerindeki tesislere bakabilirsiniz; irili ufaklı pek çok tesis var. Oldukça güvenli ve ulaşım açısından sorunsuz.Ana turistik noktalara da yürüyerek varılabiliyor. Madrid’de yılbaşı için hazırlıkları, sokak ışıklandırmaları, ağaçlar vardı. Ancak Plaza Mayor’a kurulan yeni yıl pazarı Almanya, Avurturya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde gördüğüm kadar güzel değildi.

      Reply

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir