RİZE’DEN ARTVİN’E DOĞU KARADENİZ GEZİ NOTLARI

By | 7 Eylül 2018

Karadeniz’in bu bölümüne ilk kez ayak basıyorum.. Heyecanlıyım.. Beklentiliyim.. ama yola çıkarken bu seyahatin finalde bana “hayatımın en güzel seyahatlerinden biriydi” cümlesini kurduracağından bihaberim! Doğu Karadeniz denince akla gelecek standart rotalardan biri değil, daha az tercih edilen, çok bilinmeyen ama muhteşem bir rotamız var.. Bunu nasıl açıklasam bilemiyorum.. Yine ilk kez gitsem tamamen aynısını yine yaparım.. ama şimdi tekrar gitsem yine risk alır bambaşka bir bilinmeyen rotadan giderim.. Çünkü artık biliyorum ki “Doğu Karadeniz” denince yapılabilecek tek bir plan yok.. Orada bir yerlerde gizlenmiş onlarca farklı seçenek, onlarca nefis köy, onlarca masal gibi yayla, üzerinden ilk kez geçilecek kilometrelerce yol var..

İnanılmaz güzelsin Karadeniz..eşsizsin.. Klişe fotoğraflara sığdırılamayacak kadar eşsizsin.. Sende bir seyahati unutulmaz kılacak her şey var.. Lazım olan sadece sendeki gerçek güzelliğin peşine düşmek isteyecek birileri.. Bu, bu sefer bizdik.. Dilerim başkaları da olur.. İsterim ki sana koşarak gelen herkes seni çok sevsin, anlasın; senin içinde kendi Karadeniz’ini bulsun.. Bir başkasınınkinin aynısını değil; kendi özgün Karadeniz hikayesini bulsun..

Umarım  Karadeniz seyahatimize  dair aşağıda paylaşacağım tüm detaylar herkesin özgün rotasını oluşturup, unutulmaz anılarla harika bir seyahat gerçekleştirmesine yardımcı olur.. 

* Şu aralar Karadeniz’e çok gidecek var biliyorum..O yüzden yazdıklarımı hızla paylaşmak istedim.. Fotoğrafları ayrıca ekleyeceğim*

Doğu Karadeniz Ulaşım

Bölgeye havayolu ile ulaşmak için Trabzon Havalimanı, Batum Havalimanı(Hopa) akla gelen ilk alternatifler.. Ancak rotanızı nasıl şekillendirdiğinize göre Karadeniz’deki diğer şehirlerin havalimanları ve hatta Kars, Erzurum gibi havalimanlarını da kullanmak elbette mümkün..

Biz ağırlıklı olarak Artvin; sonrasında da kısacık Rize odaklı bir plan yaptığımız için gideceğimiz tarihlerdeki bilet fiyatlarını da karşılaştırarak daha makul gelen  Trabzon Havalimanı alternatifini kullanıyoruz. (Seyahatimiz sırasında uzun araç yolculuğu yapmayı göze alıp yaşadığı şehirden kendi aracı ile gelen aileler de görüyoruz ama bölge içinde zaten çok fazla yol yapacağınız düşünülünce bu oldukça yorucu bir seçenek)

Havayolu ile bölgeye ulaştıktan sonra rahatça gezmenin yolu elbette araç kiralamak. Nasıl bir araç kiralayacağınız konusu oldukça önemli. Önerim, yola çıkmadan önce gitmeyi planladığınız yerlerin listesini yapıp, yol durumu hakkında bilgi edinmeniz. Rotanızda rakımı yüksek köyler, yaylalar gibi yolu oldukça bozuk yerler varsa normal bir binek araç kiralamanız yanlış bir seçim olur. Bu konu gerçekten hayati derecede önemli!. Yolda kalanlar, çıkamayanlar, yayla hayallerine veda etmek zorunda kalanlar çok duyduk, rastladık; lütfen “ben çıkarım” demeyin ve bu konuya önem gösterin!.  EĞER BOZUK YOLLARDAN GEÇECEKSENİZ, ALTI YERDEN YÜKSEK, ÇEKİŞ GÜCÜ YÜKSEK, ARAZİ ŞARTLARINA UYGUN BİR ARAÇ KİRALAYIN!

Araç kiralamak için web üzerinden kolayca sitelerine ulaşabileceğiniz global  kiralama şirketlerinin yanısıra bölgedeki yerel acentelere de ulaşabilirsiniz. Bizim gideceğimiz yerler sebebiyle çekiş gücü yüksek bir araca ihtiyacımız olduğu için önce bilindik sitelerden böyle araçlar araştırıp seçeneklerin azlığını ve fiyatları görünce şansımı yerel acentelerde denemeye karar veriyorum. Kısa bir araştırma ile iyi bir hizmet alabileceğimize kanaat getirdiğim bir acenteden bir Duster ayırtıyoruz. Bu araç, planlama sırasında gideceğimiz  yerlerde irtibat kurduğum kişilerin ortak olarak önerdiği, buralarda rahat gezersiniz dediği bir model.. Gerçekten de sorunsuz olarak gezebiliyoruz.. Bütçeye ve rotaya göre daha iyisi de tercih edilebilir ama bizim için gayet yeterli oluyor.  Aracı, Trabzon havalimanından teslim almak kaydı ile Aydemir Auto ‘dan kiralayarak gayet düzgün, memnun kaldığımız bir hizmet alıyoruz. Kiralama öncesinde birkaç farklı işletmeyi kıyaslamak, önceden kiralayanların değerlendirmelerini okumak yerinde olur. Araç rezervasyonunu gitmeden en az 15 gün önce yapmanızı öneririm. Binek araç bulmakta sorun yok ama  araziye uygun araç bulmak biraz daha zor ve biraz daha maliyetli.. Ancak gezinizin sorunsuz geçmesi gerçekten doğru aracı seçmenize bağlı!.

Karadeniz sahil yolu ve ana arterler oldukça düzgün. İç bölgelere doğru ilerledikçe yollar bölgenin doğası gereği virajlı olmaya başlıyor.. Öyle ki, özellikle Artvin denilince aklıma ilk “viraj” geliyor.. Keskin ve sayılamayacak kadar çok fazla viraj!.. Artvinliler çok tercih ettikleri o pikap model kamyonetleri ile bu çılgın virajlarda yol düzmüş gibi vızır vızır gidiyorlar hem de!. Yolları yazının içinde ara ara anlatıp detay vereceğim.. Lütfen daima çok dikkatli yol alın..

Doğu Karadeniz Rotası

Görülecek yer alternatiflerini, konaklamaya müsait yer alternatiflerini alt alta sıralayıp kalacağınız gün sayısına göre uyarlayabileceğiniz onlarca farklı rota var!. Benim önerim mutlaka görmek istediğiniz yerlerden başlayarak bir liste yapmanız ve bunu, gideceğiniz mevsim, dönem, hava şartlarına göre gözden geçirerek netleştirmeniz olacak.

Yardımcı olması açısından kendi programımızı neye göre şekillendirdiğimizi anlatmalıyım sanırım:

Biz Doğu Karadeniz’e uzunca bir süre ayırmayı istediğimiz için buna en uygun olan 9 günlük bayram tatilini seçiyoruz gitmek için. Burada minik bir parantez de açayım: (Daha önceki yıllarda  Samsun-Trabzon Sürmene arasında kapsamlı güzel bir seyahat yapmış; bu bölümde kalan gezilecek en önemli yerleri görmüş hatta yaylalara çıkmıştık..  Bu baharda da @evisual ekip arkadaşları ile klasik bir Rize, Ayder, Uzungöl gezisi yaptı.. Bu sebeple rotamıza daha önce görmediğimiz yerleri ekleyelim istedik.) ..Ve bunu yaparken de iki noktaya dikkat ediyoruz: Birincisi, bayram sebebiyle çok yoğun kalabalıkların tercih edeceği belli başlı yerlerden kaçınmak.. ikincisi, “bu mevsimde aşırı nemlidir, bunaltıcıdır” uyarılarını dikkate alarak buharlaşmadan gezebilmek..

İşte bu iki noktayı esas alarak oluşturduğumuz planımız, seyahatin büyük kısmında Artvin’e odaklanarak buraya bağlı ilçe ve köylerde gezip, finali Rize Çamlıhemşin ile yapmak..Seyahatimizi üç bölüme ayırıyoruz.. Borçka, Şavşat ve Çamlıhemşin.  İlk aşama olan Borçka’dan araç ile çevredeki en fazla 2 saatlik yolculuklar şeklinde ulaşabileceğimiz pek çok noktaya keşif gezileri yapıyor, görmek istediğimiz öncelikli yerleri geziyoruz. Borçka’nın ardından ikinci aşamada Şavşat’a bağlı bir köyde kalarak gerçek köy hayatı, bu köye bağlı yayla deneyimi yaşıyor, doğa ile iç içe 2 gün geçiriyoruz. Seyahatin üçüncü ve son bölümünde ise yaptığımız onca yolun yorgunluğunu atmak, yavaş yavaş dönüş yoluna geçmek üzere Çamlıhemşin var..

Biraz araştırınca siz de farkedeceksiniz ki sırf Artvin’de bile gezip görmeğe değer sayısız alternatif var.. Bunların bazıları meşhur, bazıları henüz kitle turizmi ile tanışmamış ama kesinlikle görülmeye değer yerler.. 10 gün asla tamamını görmeye, tadını çıkarmaya yeterli değil.. Ama tekrar tekrar gidip, her seferinde başka başka köşelerine yer verip tadını çıkarmak için ideal.

Formül basit ama sabır gerektiriyor: Ne kadar iyi araştırma, o kadar eşsiz bir deneyim! Örnek olabilmesi için bizim seyahati kafaları karıştırmadan anlatabilmek istiyorum.. O yüzden yukarıda ayırdığım üç bölüme göre ilerleyeceğim;

1. MERHABA KARADENİZ’İN EN DOĞUSU!..

Aracımız Artvin’e doğru ilerlerken yeşilin dozu yavaş yavaş artmaya başlıyor.. Ardeşen’den itibaren renkler çoşmaya, yeşilin tonları belirginleşmeye başlıyor; içinden geçtiğimiz tünellerin bile üzerini kaplayan yeşillik insanı giderek Karadeniz’de olmanın nasıl bir şey olduğuna alıştırıyor..  Havalimanından ilk konaklama noktamız olan Borçka Klaskur Köyü’ne kadar yaklaşık 200 km. yolumuz var. Yollar virajlar sebebiyle kolay kat edilmiyor; ancak yakın zamanda tamamlanan Cankurtaran tüneli yolu hem çok kısaltıyor hem de çok daha güvenli hale getiriyor.. Tünelden geçerek Borçka üzerinden Klaskur’a ulaşıyoruz..

Klaskur, seyahatimizin birinci bölümü için kendimize üs olarak seçtiğimiz köy. Hem çevrede yapacağımız gezilere kolay ulaşılabilir bir noktada olalım, hem de betonlar arasında değil, doğal bir ortamda bulunalım istediğimiz için, rotamızın olmazsa olmazlarından Borçka Karagöl’e 13 km.; Macahel Vadisi’ne de 30 km. uzaklıkta bulunan bu köyü tercih ediyoruz. Yine hemen bir parantez; (Karadeniz’de hemen  her yerin  tarihten gelen  Lazca veya Gürcüce ikinci bir ismi oluyor mutlaka.. Halk genelde eski alıştığı ismi kullanırken haritalarda ve tabelalarda yeni adını görebiliyorsunuz.. O yüzden bu fikre açık olmak ve gideceğiniz yerin her iki ismini de öğrenmek lazım) Şimdiki adı Aralık Köyü olan Klaskur, Gürcüce “aralık” demekmiş zaten.. Köye doğru  iki kayalık tepenin arasında akan dere boyunca ilerlerken bu ismin coğrafi yapısından geldiğini tahmin etmek zor değil.. İlk bakışta çok fotoğrafik, dünya şirini görünmeyecek gözünüze ama bu civarda kalırsanız burada olmanın avantajlarını yaşayacaksınız.. Karagöl’e yakın olması sebebiyle burada pek çok pansiyon ve dağ evi bulunuyor..

Bu gönderiyi Instagram’da gör

Gezici Günlük (@gezicigunluk)’in paylaştığı bir gönderi ()

Ben nerede kalalım sorusuna cevap ararken şunlara dikkat ediyorum: Mütevazı bir yer olsun;  bütçemizi zorlamasın..(zaten sabah çıkıp akşam döneceğiz..) Yerel mimaride yapılmış ahşap bir yer olsun, mimarisi ile gözümüzü tırmalamasın!.  Bu düşünceyle bir aile işletmesi olan Klaskur Adaş Dağ Evi‘ni buluyorum ve gitmeden de telefon edip hem konaklama ile ilgili hem de bölge ile ilgili ayrıntılı bilgi alıyorum.. *Kalacağınız  her yeri mutlaka telefon ile arayıp hem detaylı sorular sormanızı hem de ulaşım, çevrede gezilecek yerler vb. gibi konularda fikir almanızı mutlaka öneririm.. Planlamanızı yaparken orada yaşayanların değerlendirme ve yönlendirmeleri çok işinize yarayacaktır..

5 gece boyunca Klaskur Köyü’ndeki bu samimi işletmede kalıyor, her gece dere sesi ile uyuyup sabah dere sesi ile uyanıyoruz.. Çok ilginçtir; köyden güzel bir dere geçiyor ve bu köyde kalmayan hiç kimse bunu bilmiyor.. Karagöl’e giden “turistler” gaza basıp önünden geçiyor ama şu köyde ne varmış diye durup bir bakmıyor!.. O zaman da bizim dağ evinin tam karşınında, suyun içindeki kaya, her sabah kalkınca üzerinde oturup terapi yapmak üzere bize kalıyor!.. Bu seyahat öyle büyük şeylerle değil, orada burada bulduğunuz böyle minicik sürprizlerle yavaş yavaş yüreğimize işliyor işte.. Kahvaltı ve çoğu akşam yemeğimizi de kaldığımız tesiste yiyoruz.. Kahvaltı son derece mütevazı ama içerik çok doğal ve lezzetli.. Biz açık büfe sevmeyen bir ikili olarak her sabah sadece dağ çileği reçeli, bal ve mis gibi tereyağı alıp masamıza kuruluyoruz; ev ekmeği, tereyağında omlet ve muhlama de eklenince sağlam bir kahvaltı yapıyoruz.. Üstüne de dalından toplanmış bir iki taze incir yedik mi günün keşif gezilerine hazırız demektir!

Peki nereleri geziyoruz?

Borçka Karagöl – Pek çok kişinin Karadeniz fotoğraf albümünde gördüğünüz Karagöl buralara gelip de görmeden dönülmeyecek bir doğa harikası.. Ancak ne yazık ki çoğu kişinin gelip sadece iki fotoğraf çekip gitttiğini, gerçek güzelliğini göremeden, tadını çıkaramadan “gördük mü, gördük!” diyerek geldiği hızla gittiğini düşünüyorum.. Çok yakınında konaklamamızın bir ödülü olarak gölü ve çevresini yağmurlu, güneşli, sisli, tenha ve kalabalık her türlü görebilmiş, keyfini çıkarmış olmanın mutluluğunu yaşıyorum.. Ne yazık ki sosyal tesisin de bulunduğu giriş alanı, yani  o bol bol fotoğrafı çekilen yer biraz hayal kırıklığı..  Kalabalık, gürültü, mangal dumanı, lunapark gibi aktiviteler, ses ve görüntü kirliliği.. Ama gölün çevresinde yürüyüş yapacak vaktiniz varsa asıl muhteşem deneyim o zaman başlıyor.. Yeşilliğin içinden, tahta köprülerden sakin bir yürüyüş, ara ara sunduğu fotoğraf kareleri ve renkleri ile size göz kırpan muhteşem göl.. Tur ile geldiyseniz elbette yapacak bir şey yok ama bireysel olarak geldiyseniz en az 1-2 saatinizi ayırarak çevresinden bir keşif yürüyüşü yapmalısınız../ Karagöl yolu virajlı, dar ama zemini düzgün bir yol; normal otomobil ile ulaşabilirsiniz. Son kilometreleri Arnavut kaldırımı şeklinde düzenlenmiş bu yolun köy içlerinden de geçtiğini düşünerek lütfen yavaş gidin!.. Milli park girişinde normal araç için 11 TL. makbuz kesiliyor.. İçeride otopark, tuvalet ve yeme içme tesisi var.

*Karagöl’e gitmişken yol üzerinde Muratlı tabelasından saparsanız geçmiş yıllarda baraj suları altında kalan Muratlı çay fabrikası ve hemen yanındaki caminin minaresini göreceksiniz.. Cami bir anlık Halfeti etkisi yaratıyor; tam karşısında kıyıda masa ve banklar var.. Basında bu caminin imamının bir süre ezan okumak için kayıkla minareye gittiğini okumuştum ama şu anda kıyıda yapılan yeni bir cami mevcut.. Görmek çok şart değil ama fazladan vaktiniz olursa uğrayabilirsiniz.. Karagöl yolunda manzaraya karşı çay, mısır ya da kahvaltı molası verebileceğiniz işletmeler de göreceksiniz ama benim önereceğim özel bir yer daha olacak: Cankurtaran tünelinden çıkıp Borçka’ya doğru ilerlerken yol üzerinde rastlacağınız seyyar bir çay bahçesi, üzerinde Çamlıbahçe yazan mavi bir kamyonet var.. Sahibi Yaşar Topal ile tanışıp sohbet etmek isteyeceksiniz. Kendisi üniversite okuduktan sonra şehirde kalmak yerine köyüne dönüp zor bir araziye kurulu çaylığında çay üretmeye devam etmiş.. Yabancı turistlere couchsurfing ile evini açıp buralara gelenleri ağırlıyor ve ayrıca bu bahsettiğim mobil çay bahçesini işletiyor.. Biz bölgede kaldığımız sürece her geçişimizde uğrayıp çayını içiyor, keyifli muhabbetine ortak oluyoruz.. Gitmeden @odunatesindecay isimli instagram hesabındaki eğlenceli paylaşımlarına da göz atmalısınız!. 

Borçka’nın Yaylaları – Karadeniz gezisinde öğreneceğiniz ilk şey her köyün bir yaylası olduğu.. Hatta bazen birden fazla yayla; yayla hayatından tekrar köye geçerken arada belli bir süre kalınan ara yaylalar da var… Aslında öyle çok yayla var ki.. Bulutların üstüne doğru çıktıkça sanki her yer yayla!.. Şimdilerde bu sistem biraz değişse de havalar ısınınca hayvanlarla birlikte yaylalara çıkılıyor; yaz yaylada serin geçiyor, hayvanlar aşağıda bulamadıkları taze otlara kavuşuyor.. Yayla acayip bir şey!. Daha yayla kelimesini duyunca yüzü parlamayan kimse görmedim!. Hangisi olursa olsun, yaylaya çıkacağınızı duyan coşuyor, o anda  “ah, keşke şimdi ben de çıksam” cümlesinin aklından geçişini  adeta alnından harf harf okuyorsunuz!. Yayla şahane bir şey!.. Hele ki turizmin ulaşmadığı, gerçekten sadece orada yaşayanların gittiği gerçek bir yayla bulabilirseniz..  ne şanslıyız ki bu seyahatte böyle yaylalar görme şansı buluyor; bir günlüğüne de olsa bu muhteşem ruh haline ortak oluyoruz..

Size kitle turizminin ulaşmadığı bir yaylada geçirdiğimiz günü anlatmak isterim;

Tüm günü kaldığımız köye yakın bir yaylada geçirmeye karar verip yanımıza kitaplarımızı, müziğimizi, yaylada yeme içme mekanı olmadığı için atıştırmalık birkaç şeyi falan da alıp yola koyuluyoruz. *Yayla demek yukarı tırmanmak, hem de çok bozuk bir yoldan tırmanmak demek!. Bozulmamış, orijinal yayla demek yolu asfalt olmayan, berbat bir yol demek!.. Yayla demek 10 kilometrecik yolu tam iki saatte çıkmak demek!.. O yüzden yayla mı görmek istiyorsunuz? Normal araba ile asla!. Hiç bulaşmayın!. Yayla gezmek istiyorsanız 4 çeker araç olmadan kendinizi o yollara asla vurmayın!.. 

“Yol boyu su kaynaklarında durup buz gibi su içerek, yükseldikçe havayı içimize çekip “oh bee!” diyerek yaklaşık 2 saatte yaylaya varıyoruz.. Her yer yemyeşil çimen, ot.. Gökyüzü açık, tam sırta sıralanmış, hatta adeta özenle dizilmiş yayla evleri, inekler, keçiler ile manzara adeta Heidi’nin Alpler’deki köyü!.. Hayretler içindeyiz!.. Arabayı manzarayı da bozmayacak bir kenara park edene kadar karşılaştığımız herkes “hoşgelmişsiniz yaylamıza” diyor, memleket soruyor, “istanbul’un neresinden” diyor, gülümseyerek “hadi gezin, güzeldir buralar” diyor, hatta şuradan manzara güzel diye yol tarif ediyor.. Bu sıcak karşılama, cennet gibi manzara aklımızı daha o dakikalarda alıyor..  Arabayı park edip içinden ıvır zıvırımızı alıp yeşil bir tepeye doğru yürüyoruz.. Burada biraz uzanalım, manzaraya bakalım, kitap okuyalım istiyoruz.. kenarda oturan iki abi görüp soruyorum: şurada oturabilir miyiz? Gülüyorlar.. “İstediğiniz yerde oturun, yayladır.. isterseniz gidin şu evin önünde bile oturun!”.. Biz de gülüyoruz.. Şehirden gelmiş koca çayırda ne yapacağını bilemeyen, bu güzelliğin içinde istediğimiz yere oturabileceğimize inanamayan iki şapşalız!. Çimene yayılıp bir süre kalıyoruz.. Baktığımız her yer başka manzara, başka güzel..  Bu güzelliğe dalmışken karşıdaki evden bize sesleniyorlar: Gelin, çay yaptık, siz de için.. Rahatsız etmekten çekinerek gidip oturuyoruz.. Önce çaylar geliyor, sonra önümüze bir sini konup üzerine lavaş, peynir, bal bırakılıyor.. Yoğurt da yer misiniz sorusunuz daha cevap bile veremeden bir kavanozun kapağı açılıp  tabağa mis gibi kaymağıyla birlikte iki kaşık koyuluyor.. Sonrası sohbet, muhabbet.. Kalkarken mahcubiyetle teşekkürümüze karşılık bir de yanımıza biraz yayla peyniri vermesinler mi!.. Bir süre evler arasında geziniyor, içlerinden gelen seslerle gülümsüyor, manzarada iç çekiyor isimli cisimli keçilerle tanıştırılıp oğlak Temmuz’un başını okşuyoruz.. Az önce tanıştığımız Ahmet Abi ile sözleştiğimiz üzere onun peşine takılıp buz gibi bir su kaynağına gidiyoruz.. Su içiyoruz, onun anlattıklarını dinliyoruz, an be an değişen manzarada deliriyoruz…Bulutlar yürüyor, evler, dağlar bir görünüp bir kayboluyor..  Kaynaktan dönerken bir mola da onun evininin önünde verip eşinin yaptığı muhteşem yayla çayından içiyoruz..Kitaplarda bulamayacağımız ne güzel şeyler anlatıyorlar buralara dair.. Çaylar tazeleniyor, muhabbet koyulaşıyor, bulutlar manzarayı sürekli yeniliyor.. Artık yaylaya veda vakti; içtiğimiz yayla çayından bir tutam paketlenip “İstanbul’da içip anarsınız” diyerek yanımıza veriliyor.. Kırk yıllık dostlarımızmış gibi araba gözden kaybolana dek karşılıklı el sallanıyor; benim gözler elbette nemleniyor.. Başkalarının yaylasında sanki kendimizinmiş gibi unutulmaz bir gün..Hangi yayla olduğu hiç önemli değil.. Artık biliyorum ki Karadeniz’de bu şekilde gidebileceğiniz onlarca yayla ve size evinin kapılarını açacak muhteşem insanlar var..”

Bu gönderiyi Instagram’da gör

Gezici Günlük (@gezicigunluk)’in paylaştığı bir gönderi ()

Üzerinde tesis, konaklama birimi olmayan, sadece insanların yaşadığı, yol tabelasız bir yaylanın ayrıntılı tarifini vererek “koşun, hemen gidin!” demeye hakkım olduğunu düşünmüyorum..  Hem anlattığım bu hikayeyi bizzat yaşayabilme ihtimalinizi korumak, hem de oradaki huzura saygı göstermek adına.. Çünkü bir gün içinde bir değil, 25 araba gittiğinde kimsenin sizi bu şekilde buyur etme, gönülden ağırlama ihtimali olmayacak.. Yine de “gerçekten” bu güzelliği yaşamak isteyenlerin yazının içinde gerekli ipuçlarını bulacağına ve gittiğinde de “yaylanın hak ettiği saygıyı göstereceğine” eminim!.

*Yaylalarla ilgili her ne kadar gitmeden önce planlama yapsanız da son kararı oraya gittiğinizdeki güncel şartlara göre vermenizi öneririm.. Hava ve yol durumu değişken.. Yayla yolları bozuk olduğu kadar karmaşık aynı zamanda.. Eğer gideceğiniz yaylada bir ev pansiyon, bir konaklama birimi varsa yol ayrımlarında tabela olabiliyor ama onun dışında durum genelde “ormanda karşıma iki yol çıktı… bana soldaki doğru gibi geldi..” şeklinde ilerliyor.. Yanlış yola sapmak, sisin içinde kalmak, hem de uçurum kenarında!… bunlar hep olası; gitmeden inanamıyorsunuz ama durum böyle.. Oralarda yaşayanlara sorun, tarif alın, hatta tarifi birkaç kez alıp emin olun.. Tecrübeyle sabittir, onlar yolu biliyor ama tarif ederken yanlış anlatabiliyor!..

Hep tedbirli olmanız için zorluklardan bahsettim ama yayla öyle bir şey ki.. Bir kere o yüksekliğe çıkıp bulutların üstünde olmanın tadına varınca bir daha aşağı inmek de istemiyor insan!.. Bize öyle oldu.. “yaylamania” diye bir hastalık icat ettim.. Hep oralarda olayım istedim..aşağılarda nefes alamadım!..

Yayla rotamıza suyu çok güzel diye övülen ve bölgenin en büyük yaylası olan Beyazsu’yu eklemek yerine küçük yaylalardan biri olan Heba’yı ekliyoruz bir de.. Heba, üzerinde konaklama tesisi bulunan, genellikle rehberli yürüyüş rotalarında yer verilen, yaylalar arası geçişe müsait minik bir yayla.. Çevresi doğa yürüyüşüne çok elverişli ve zengin.. Heba Yaylası denince yamaçta adım adım yürüyen bulutları ve güzel bir öğlen sofrasını hatırlıyorum.. Ev pansiyonculuğu yapan bir aile işletmesi, Karagöl Heba Yaylaevi‘nde öğle yemeği yiyoruz.. Normalde burada kalan misafirlerine ve önceden haberli gelen tur gruplarına yemek veriyorlar ama böyle bizim gibi gelir de sorarsanız müsaitse kırmamaya çalışıyorlar.. Evin hanımı bize küçük küçük kaplarda bölge lezzetlerinden pek çoğunu barındıran harika bir sofra kuruyor.. Hepsi çok lezzetli.. Yaylada elektrik olmadığı için pek et yemeği yapmıyorlar; daha çok o topraklarda yetişen şeyler var masada.. Ot kavurmaları, fasulye, silor, cevizli erişte… Yemeğin yanında da Burhan Abi’nin sohbeti, üstüne ikram ettiği Gürcü şarabı ve kendi yaptığı konyağı.. Bu seyahatte en sevdiğim deneyimlerden biri bu.. Gerçekten bir eve misafir olup masalarına oturmak, o gün yemekte ne varsa yiyebilmek o kadar  değerli ki..Burası yemek bitince “hesap lütfen!” diyeceğiniz bir restoran değil.. Sahibesinin sizi karşılarken ve yolcu ederken yanaklarınızdan öptüğü bir ev..Utana sıkıla ne ödemeniz gerektiğini anlamaya çalışırken “ne desek ki, vermeseniz de olur..” diyen bir yuva..  Burhan Abi ve ailesini, bu yayla evindeki bu harika öğle yemeğini çok seviyor, bir gün kalmak üzere gelmeye daha orada karar veriyoruz..

Macahel Köyleri – Doğu Karadeniz denince en merak edilen, en büyülü yerlerden biri Macahel bölgesi.. Hep duyar, gitmek isterim ama tam olarak nasıl bir yer, gitmeye karar verip araştırınca anlamaya başlıyorum.. Macahel aslında bir kısmı Gürcistan bir kısmı Türkiye sınırında kalmış toplam 18 köyden oluşan bölgenin genel ismi.. 12 köy Gürcistan tarafında kalırken 6 tanesi Türk tarafına geçiyor.. Ana köy Camili; diğerleri Efeler, Kayalar, Maral, Düzenli ve Uğur. Bölge, Türkiye’nin tek biyosfer alanı ünvanı alan temiz doğası ve arıcılık faaliyetleri ile o kadar ünlü ki, zaten hakkında ayrıntılı bilgiye kolayca sahip olabileceğiniz için bunları tekrar anlatmak yerine bizim bölgeyi nasıl gezdiğimizden bahsedeceğim..

Burası çok geniş bir bölge.. Karagöl yolundaki ayrımdan  Camili tabelasını takip ederek ulaşabiliyorsunuz.. Gideceğiniz yol 20-30 kilometre ama inanılmaz virajlı bir yol.. Gayet düzgün bir asfalt yol; yani normal araba ile gidebilirsiniz ancak yine dikkatli sürmek gerekiyor.. Zaman zaman yolun bir tarafı uçurum.. Yolu zorlaştıran, yolun durumundan çok hava şartları.. Özellikle akşam 5’ten sonra sisin artması ve görüş mesafesinin azalması nedeniyle ulaşımın  daha da zorlaştığı söyleniyor.. Yola çıkmadan önce yine bilenlere danışmak lazım.. Yolun yarısına kadar tırmanıyor, sonra da Macahel’e doğru biraz iniyorsunuz.. Yani aşırı yüksek rakımlı bir yer değil.. Belki de eşsiz doğa şartlarını oluşturan bu ideal yüksekliğidir.. Yol boyunca 2000 mt.de en yüksek noktada mola verip manzara izleyebileceğiniz bir yer var; orada durup manzara izlemeyi atlamayın.. Gerçekten büyüleyici!..

Biz öğle saatlerinde ulaşıp yemeğimizi Maral Köyü’ndeki İremit Pansiyon‘da yemek üzere plan yapıyoruz.. Yoldan Sevda Hanım’ı arayıp bizi kabul edebilir mi diye kontrol ediyorum.. Burası da yine konaklayanlara ve tur gruplarına yemek ve kahvaltı veren bir köy evi. Yöresel yemeklerden oluşan bir menü hazırlayıp sabit bir fiyat ile sunuyorlar..

Bu evin karşılıklı iki divan ve Macahel yeşiline açılan bir pencereden oluşan öyle ikonik bir köşesi var ki daha gitmeden bile fotoğrafları beni heyecanlandırıyor.. Bugün burada o muhteşem sahnenin bir parçası olarak tam da o divanlarda karşılıklı yiyoruz yemeğimizi.. (Macahel’in yolu düzgün ama bu eve varmak için gideceğiniz 3 kilometrelik yol çok zorlu.. Yağışlı havada çamura saplanmak, kuru havada lastikleri yarmak sözkonusu olabilir!)

Yemek sonrası az ilerideki İremit Camii’ni geziyoruz.. Burası 1851’de yapılmış ama bulunduğu yamaçtaki zorlu şartlar yüzünden sökülüp daha aşağıdaki şimdiki yerine taşınmış.. İçi tamamen el oyması, rengarenk el boyaması ahşap, dışı teneke.. Cami ziyareti sonrasında Maral Şelalesi‘ne doğru yine tangır tungur bir yolculuk yapıyoruz.. Macahel’in ikinci kötü yol tecrübesi de bu.. Yolun bazı kısımları gerçekten kötü; normal araçla gidenler gördük ama bence asla mantıklı değil!.. Aracı şelaleye 10 dakika yürüme mesafesinde bırakıp zorlu bir yürüyüş yolundan bir miktar daha devam ediyorsunuz. Ayakkabınız, kıyafetininiz koşullara uygun değilse bu yürüyüşü de önermiyorum..

Ayakkabı ve kıyafet için ayrıntılı bilgiyi DOĞU KARADENİZ VALİZİNDE NELER OLMALI? yazısından okuyabilirsiniz.

Şelale yürüyüşünün yarı yolunda ahşap kazıklar üzerinde güzel bir mola noktası var. Burada bir çay molası şart!.. Ben çok da  şelale meraklısı değilimdir; yolda da yürürken epey söyleniyorum ama şu çay molası tüm yorgunluğu unutturuyor.. Mola sonrası aşağı doğru yürüyüp şelaleye inebilir, mayonuz yanınızdaysa suya girebilirsiniz..

Şelale ziyaretinden sonra dönüşte köy okulunu da görüp Camili merkezine dönüyor, köy içinde biraz yürüyor ve bu kez buradaki restore edilmiş camiyi görmek istiyoruz.. İremit Cami tamamen orijinaldi ama bunu yakın zamanda boyayıp havasını değiştirmişler.. Biz önceki halini görmediğimiz için bunu da beğeniyoruz ama bilenlere bakılırsa ne yazık ki restorasyonun tüm orijinalliği bozduğu söyleniyor.. Buralarda bal alabileceğiniz pek çok yer ve eğer İremit Pansiyon’a gidemezseniz  yöresel yemekler tadabileceğiniz Tema Konuk Evi var..

Biz geri dönüş yoluna geçmeden önce bir kahve molası vermek üzere Efeler Köyü Baraka‘ya uğramak istiyor ve yine sağdan mı soldan mı bilinmez ilginç toprak yollardan geçerek ulaşmayı başarıyoruz.. Baraka minicik, şirin mi şirin bir kafe..  Tam yaylalara geçiş yolu ile Bumbulay yolunun ayrımında bulunuyor..

Buralara gelirseniz adını çok duyacağınız meşhur Gorgit Yaylası yolu buradan başlıyor.. Gorgit, Lekoban, Çikunet… yayla yolları bu şekilde Karçal Dağları ile devam edip bizim daha sonra gideceğimiz Bazgiret’e kadar bağlanıyor.. ama dedim ya, bunlar ancak bilenle geçebileceğiniz kaybolmaya müsait yayla yolları.. Gorgit için bir parantez: (Aslında bir ara yayla olan Gorgit bozulmamış orijinal yayla evleri ile pek çok kişinin gidip görmek istediği yaylalardan.. Ancak yolun tamamını araba ile gidemiyorsunuz.. Belli bir yerde arabayı bırakıp iki kez orman içinden geçişli 4 saatlik bir yürüyüş yapmanız gerekiyor.. Yani doğa yürüyüşçüsü bile olsanız rehbersiz çıkmamanız gereken bir macera!.. Sisin içinde kalıp varmayı başaramadan dönene rastladık!!! Konaklamadan aynı günde gidip dönmek neredeyse imkansız.. Burada gerekli bağlantıları kurarsanız bir evde konaklama şansınız var; bana da baştan ilginç gelmişti ama burası sonuçta bir ara yayla, başka kimsenin olmadığı bir yaylada tek başımıza kalma fikri bize çok da cazip görünmediği için vazgeçtik..Ancak rotasına burayı eklemiş yerel, alternatif tur şirketlerinden biri ile geziyor olsaydık o zaman güzel bir fikir olurdu.. )

Parantezi kapattıktan sonra yola çıkıyoruz ama “sonra sis basıyor” denilen saati aştığımız için Macahel’den sis içinde dönmek nasıl bir şeymiş onu da yaşıyoruz.. Görüş mesafesi en fazla 1 metre, yol virajlı…Sonuçta başarıyoruz ama elimizde adrenalini çok yüksek bir anı kalıyor!..

Bu gezi sırasında başka gezginlerle karşılaştıkça fikir alışverişi yapılıp birbirinize gezdiğiniz yerleri de anlatıyorsunuz.. İlginçtir; günübirlik giden pek çok kişiden ” Ya biz Macahel’e gittik, hiçbir şey yoktu!” cümlesini duyduk.. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Mümkün!. Çünkü Macahel bu meşhur  isminin peşine takılıp gittiğinizde direkt gözle görülür bir şey sunmuyor size.. Ya bizim gibi  basit bir plan dahilinde gezmeniz lazım ya da burada konaklayıp, buradaki yavaş hayata dahil olmanız lazım.. Bazen duyuyorum, “tur Macahel’e gitmedi” diye yakınıyorlar.. O şekilde  gitmemekle kaçırdığınız hiçbir şey yok..

Arhavi Çevresi,  Mençuna Şelalesi ve Çifte Köprü – Arhavi tüm yamaçları yemyeşil çaylıklar ile kaplı bir başka cennet.. Bu arada çay ekilen bahçelere buralarda “çaylık” deniyor. Rize gibi Artvin Borçka ve Arhavi’de de oldukça fazla çaylık göreceksiniz..

Şöyle ufak çaplı bir araştırma yapınca Arhavi’nin de şahane köy ve yaylaları olduğunu farkedeceksiniz.. Köylerden Arılı,Dikyamaç Boyuncuk.. Yaylalardan Orta, Sırt Yayla, Aşağı ve Yukarı Alacagil, Sazlık, Taşlık, Kocakarı sadece birkaç örnek.. Mesela zorlu yolu ile Sırt Yayla’nın “bulut denizi” dillere destan..

Biz rotamıza Arhavi yaylalarını değil ancak en popüler olan iki noktayı ekleyebiliyoruz bu seferlik.. Osmanlı’dan kalma Çifteköprü ve Kamilet Vadisi boyunca harika bir yoldan giderek ulaşılan Mençuna Şelalesi.. Yan yana fotografik iki köprünün bulunduğu Çifteköprü’ye ulaşmak kolay; yolu düzgün.. Ancak Mençuna Şelalesi bir başka macera!.. Problem araç yolundan çok, araçtan indikten sonra gideceğiniz yaya yolunda.. Bir kısmı korkuluklu ahşap merdivenli yol olsa da, ıslak, kaygan, dik yokuş, toprak yol, basamaklar, zaman zaman bir tarafı boşluk daracık patikalar, 500 adım olduğu söylense de inanılmaması gereken yorucu bir deneyim bekliyor olacak.. Ayaklarda uygun ayakkabı, çantada su, mayo, yağmurluk olmalı!.. Yol boyunca manzaralı banklar, çeşme, dinlenecek noktalar var ama bu yol zorlu bir yol.. Üstelik finalde de şelaleye geçmeden önce sallanan asma bir köprüden geçmek gerekiyor..  Yarım günü alan bu maceranın finalinde şelaleyi görmek gerçekten güzel; biraz turistik bir fiyata bir bardak yayla çayı da içebiliyorsunuz üstelik.. Burası doğu Karadeniz’in en ünlü ve en fotografik şelalelerinden biri.. Gelgelelim çok kalabalık!. Tıpkı Karagöl gibi burası da aşırı kalabalık sebebiyle doğaya konsantre olmakta zorlanacağınız yerlerden.. Suya girip yüzülebiliyor ancak lütfen diğer bölümlerinde suyun içinde yürümeye çalışmayın. Fotoğraf uğruna yapılan bu düşüncesiz davranışlar oldukça tehlikeli!..

Artvin Merkez ve Ardanuç Bölgesi

Bir günümüzü de Artvin merkez ve Ardanuç’a doğru ilerleyerek bu rota üzerindeki görülecek yerlere ayırıyoruz.. Artvin’e gelmeden Çoruh Nehri üzerinde zipline yapılan Çoruh Zipline’e uğruyoruz önce.. Burası Karadeniz’de zipline yapabileceğiniz en uzun parkur.. Hem 380 mt uzunluğunda hem de çift emniyet sistemi ile en güvenlisi olduğu söyleniyor.. Yine de bu tarz maceraların insanı olmadığımı düşünerek izlemekle yetiniyorum..

Yemyeşil ilçelerden sonra virajlı yolları aşıp Artvin merkeze ulaşınca -ne yalan söyleyeyim- biraz hayal kırıklığına uğrayacak, betona teslim merkezi pek sevmeyeceksiniz diye düşünüyorum.. Direksiyonu hemen Atatepe’ye kırmalısınız onun için!.. Düzgün ama yine bol virajlı bir yoldan kıvrıla kıvrıla şehri en tepeden gören Atatepe’ye ulaşacaksınız. 

Atatepe’de şimdiye kadar yapılmış en büyük Atatürk heykeli 22 metrelik endamı ile adeta dağların üzerinde, bulutların arasında yürüyor.. Buralara kadar gelip burayı gördüğümüz için ayrıca çok mutluyuz.. Atatepe’de bir sosyal tesis de var ama buralarda hiç oyalanmadan Ardanuç’a doğru yol alalım, orada meşhur “cağ döner”i tadalım diye düşünüyoruz.. İstikamet Dede Cağ Döner!. Bu konudaki detayları sonraya bırakıyorum..

Döner sonrası “bu enerjiyi atmak için en iyisi dönüş yolundaki Cehennem Deresi Kanyonu’na uğramak olacak” diyerek yeni bir maceraya girişiyoruz.. Günlerdir şelalelere yürümek, inip çıkmaktan antrenmanlıyız, kanyonu da tamamlarız diye düşünüyoruz.. Bu kanyondan resmi kaynaklar Arizona Kanyonu’ndan sonra dünyanın en büyük ikinci kanyonu olarak bahsediyor.. Bana tam olarak bunu hissettirmese de oldukça heybetli!.. Giriş ücretli değil; hatta kapıdaki eskimiş bir tabela dışında hiçbir yönlendirme, ziyarete uygun hale getirmek için hiçbir düzenleme yapılmamış.. Kanyonun ortalarına kadar yürüyor ama tepeden kaya düşme tehlikesini göze alamadığımız için yolu tamamlamama kararı alarak geri dönüyoruz.. Yürüyüş boyunca yanımızdaki kurumuş su yolu yerine adında geçtiği gibi dere akıyor olsaydı inanıyorum ki sonuna kadar yürümek isterdik.. Mutlaka görmelisiniz diyemem ama bu tarz maceraları sevenler yine de uğramak isteyecektir..

Kanyon yorgunluğunu atmak için harika bir fırsat çıkıyor karşımıza: 125.Yıl Atatürk Çeşmesi Mesire Yeri. Meraklılığımızı, bazı tabelalardan sırf meraktan içeri dalmamızı, yolu seyahatin ta kendisi saymamızı seviyorum. Yine böylelikle harika bir köşe keşfediyoruz. Üstelik çay da var.. O halde 10 dakika mola!.. Baraj buralarda coğrafyayı değiştirmiş.. Dünyanın en verimli köyleri sular altında kalmış, insanlar yerlerinden olmuş, hayatları mecburen değişmiş.. Berta Vadisi’nde kiraz bile yetişen çok verimli bir köyü anlatıyorlar mesela.. Tarımın gizli kahramalarından.. Sular altında; artık yok.. HES’ler, maden ocakları, barajlar, yollar…Haberimiz oluyor ya da olmuyor buraları çok değiştiriyor.. Karşımızda baraj ile oluşmuş, inanılmaz renklerde, inanılmaz bir manzara var.. Çayımız şahane.. ama yine de o çayı bu muhteşem manzarada içerken bu bahsettiğim keşkeleri düşünmeden edemiyorsunuz..

Bu gönderiyi Instagram’da gör

Gezici Günlük (@gezicigunluk)’in paylaştığı bir gönderi ()

Hemen bu yol üzerinde ana yoldan ayrılıp 3 km. yukarı tırmanırsanız Dolishane Kilisesi’nin olduğu Hamamlı Köyü’ne ulaşıyorsunuz.. Hazır bu kadar gelmişten çıkıp bakıyoruz elbette.. Köy çok sakin, kilise çok bakımsız kalmış ama yine de bu toprakların kültür mozaiğine çok güzel bir örnek. 10.yüzyıl başlarında Bagratlı Kralı Sumbath yaptırmış ve 17 . yüzyıl sonlarında camiye çevrilerek bir süre bu şekilde kullanılmış.. Çıkmışken köydeki ağaçlardan meyve yemeyi de ihmal etmiyoruz..Erik, kızılcık, armut… Dalından kopardığın meyveyi yiyebilmek ne büyük mutluluk!..

Kafkasör Yaylası ve Yankı Tepesi

Aslında Kafkasör, daha gitmeden elediğim yaylalardan biriydi.. Her yıl burada düzenlenen boğa güreşi şenliği ile bilinen, şehre çok yakın, yayla özelliğini bir bakıma kaybetmiş bi’ yayla rotamızdaki diğer yerler kadar heyecan yaratmamıştı.. Ancak bazen birşeyler sizi çağırır ya..işte bu da tam olarak öyle oluyor..

Yayla yoluna girip yukarı tırmanmaya başlıyoruz.. Karadeniz’de bu yaylalara tırmanma heyecanı çok özleyeceğim şeylerden biri.. Az sonra bulutlarla randevun olduğunu bilmenin heyecanı anlatılamaz!. Kafkasör’e çıkarken tek istediğimiz yeniden yükseklerde olmak ve içimizdeki bir gündür uzak kaldığımız “yaylamania” ateşini biraz olsun söndürebilmek.. Kafkasör’e vardığımızda asıl bizi çağıran şeyin bu olmadığını hissettiğimiz için tırmanmaya devam ediyor Atabarı Kayak Merkezi yönünde ilerlemeye devam ediyoruz.. Evet, Artvin’de bir de kayak merkezi var!.. Hava serinlemeye, bulutlar grileşmeye başlıyor ama tırmanmaya devam ediyoruz.. Ta ki o kenarda kolayca gözden kaçacak minicik “YANKI TEPESİ” tabelasını görünceye kadar.. Arabayı tabelanın önünde park edip otların arasından daracık bir patikadan içeri dalıyoruz.. 50 adım ötede bizi oralara çağıran o muhteşem teras var. Benim üzerinden Karadeniz’e anlattığım, onun bana anlattıklarını dinlediğim yankı terasım… Karadeniz seni buralardan baktıkça çok çok çok seviyorum!. Burayı biri tavsiye etmedi, biryerlerde okumadım, araştırıp bulmadım.. Bizi oraya çağıran şey Karadeniz’in kendisiydi, o gün o dakika onu görelim istedi… 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

Gezici Günlük (@gezicigunluk)’in paylaştığı bir gönderi ()

Dönüş yolunda Karadeniz sarhoşuyuz.. Kaldığımız dağ evini arayıp “akşam yemeğe yetişemeyiz, bize yemek hazırlamayın” diyerek yayla iniş yolundaki Kuşçu’nun Yeri’nde batırıyoruz günü.. Sağ yanımızda güneş dağlardaki ışığını södürürken sol yanımızda, uzaklarada Artvin’in ışıkları karanlıkta göz kırpmaya başlıyor.. Radyoda -tesadüf bu ya- “bir başkadır benim memleketim” çalıyor..

Seyahatimizin ilk bölümü böyle film tadında tamamlanıyor işte.. Ertesi sabah  son kez Klaskur’da uyanıp erkenden o sağlam ve leziz kahvaltımızı yapıyor ve maceranın ikinci kısmına doğru yola çıkıyoruz..

2. MERHABA YAVAŞ ŞEHİR!

Şavşat, Artvin’in içinde bir başka dünya.. “Citta Slow” olarak bildiğimiz yavaş şehir ünvanı almış ilçede özgünlüğünü koruyan onlarca köy, görülecek pek çok gizli köşe var. Sanırım en bilinen turistik değeri de Şavşat Karagöl. Tıpkı Borçka’daki heyelan sonucu oluşmuş Karagöl gibi bir göl de burada var. Aslında Karadeniz’in tamamında heyelan ile oluşmuş pek çok “karagöl” bulunuyor.. Burası yolu daha uzak ve zahmetli olduğu için Borçka’dakine göre daha sakin olarak yorumlanıyor.. Drone fotoğraflarına bakarsanız tepeden kocaman mavi bir kalbi andırıyor..  Biz aynı seyahat içinde birbirine benzeyen iki aktiviteye yer vermek istemediğimiz için bunu bir sonraki ziyaretimize saklıyoruz.. Zaten Şavşat başlıbaşına ayrı bir seyahat konusu bana göre.. Bir başka seyahatte de Şavşat’a odaklanmayı, buraları daha iyi tanımayı planlıyorum..  Bu seferlik Şavşat planımız sadece çok özel bir köyde geçireceğimiz iki günden ibaret.. Arabaya atlayıp kendimizi yollara vurmak yok, keşif yok.. Yavaş şehir Şavşat’a yakışır şekilde durmak, yavaşlamak, anı yaşamak var.. Plan basit, saf  ve kusursuz!.

Şavşat tabelasından saptıktan sonra vadi boyu yine su kenarından Bazgiret’e doğru yol alıyoruz. Yol üstünde Soğuksu mevkiindeki tezgahlarda durup “gerçek yerli mısır” yemeği de ihmal etmiyoruz.. Bu seyahat sırasında gördiğimiz her mısır tezgahında durup yerli mısırın izini sürüyoruz açıkçası.. Bu kadar zor buluyor olmak hüzünlü.. ama oralarda hala var.. Hemen yamuk yumuk dişli, yerli, beyaz mısırdan tadıyoruz.. Bu şimdi yediklerimiz gibi değil, çok eskilerde kalan nostaljik bir tat!..

Bu küçük molanın ardından benim masal köyüm Bazgiret’e varmak için Meydancık tabelasından giriyoruz… ve herşey başlıyor..

Bazgiret, Karadeniz’e gideceğimi paylaştığımda belgesel fotoğrafçısı sevgili Tuğba Kırallı‘nın önerisiyle adını duyduğum bir köydü.. Kendisi Karadeniz Kadınları konulu fotoğraf sergisi için bölgede gezerken kış aylarında uğramış ve çok sevdiği için belki yazın da güzeldir diye düşünerek benimle paylaşmak istemişti.. Ne kadar da iyi yapmış!.. Köyün isminin peşine düşüp küçücük bir araştırma yapınca karşılaştığım fotoğraflar, dahası oradaki yaşam beni bilmediğimiz yerlerde bambaşka hayatların varlığına, onları tanıma arzusuna karşı öyle heyecanlandırıyor ki seyahatimizi neredeyse tamamen Bazgiret ekseninde kurgulamaya karar veriyorum..

Nerede kalabiliriz, ne yapabiliriz, nasıl gezebiliriz? Minicik minicik ipuçları ile şekillendirmeye başlıyorum.. Gürcü televizyonlarındaki belgeselleri bile izliyorum!.  Bazgiret’de çekilmiş bir film bile var: Karbeyaz. Bu arada köyü biz tanımıyoruz ama buraya Çin’den bile turist geldiğini, pek çok belgeselcinin doğal halini koruduğu için yolunun buralardan geçtiğini söylememe gerek yoktur diye tahmin ediyorum!.Daha gitmeden belgesellerden gördüğüm köy halkının bile bir kısmının yüzlerine aşinayım!. Köyde kalabileceğimiz bir ev pansiyon var. Fikri Yazar, bu köyü, köye bağlı yaylayı gezmek isteyenleri, buradan Macahel’e doğru yolculuğuna devam etmek isteyenleri düşünerek evinde böyle bir imkan yaratmış.. Bazgiret Pansiyon. Sanki yoldan geçen biri gelecekmiş gibi -nedense- gereksiz bir pansiyon yazısı asılmış bu köy, evi bizim Bazgiret’teki yuvamız olacak!. Gitmeden neredeyse 2 ay önce kendisine ulaşıp bilgi alıyorum, bizi üniversite okumuş kızının gezdirebileceğini söylüyor, Ağustos’ta görüşmek üzere sözleşiyoruz.. Zaman dolup Bazgiret ile buluşacağımız gün gelinceye kadar kızı @meltemtsvaridze ‘yi ve köyün okumuş gençlerinin burayı tanıtmak için açtığı @bazgiret hesabını, başka kimseyi takip etmediğim kadar ilgi ile takip ediyorum.. Onlar yaylaya çıkınca, hayvanları otlamaya götürünce, köyde yağmur yağınca, birileri ot biçerken video paylaşınca, oradaki sıradan günlük hayatı gördükçe bile heyecanlanıyor, aynı videoları tekrar tekrar izliyorum..

Sonunda tüm izlediklerimi gerçekten görmek üzere oradayım!.

Köye geldiğimizin habercisi masalları andıran ilk manzarada fotoğraf çektikten sonra aşağı mahalleden köye giriyoruz.. Köy bu, herkes birbirini tanıyor; Fikri Bey’in evini soruyoruz hemen tarif ediyorlar.. Bu köyün en büyük özelliği tamamı ahşap, birbirine geçme kütüklerden, hiç çivi kullanılmadan yapılmış yöresel mimarideki evleri.. Yamaçta yeşilliklerin arasına öyle bir dizilmişler ki böyle bir şeyin ancak masalda anlatılabileceğini, gerçekte var olamayacağını düşünüyorsunuz.. Ama var.. ve biz oradayız!.

Sıcacık bir karşılama, evde yapılmış ekmek, bulgur, fasulye, çorba ve patates ile hazırlanmış nefis öğle yemeği.. Üstelik normal patates değil bu. Bazgiret’in sadece burada yetişen beyaz bir patatesi var.. Dünyada en sevdiği sebze patates olan biri olarak kesinlikle doğru yerdeyim!.

Yemekten sonra köy içinde bir yürüyüş yapıyoruz, buradaki sakinliğe, burada gizilenmiş bu küçücük dünyaya şimdiden hayranız!. Ağaçlardan meyve topluyor (hatta koparmaya gerek yok, yerler meyve dolu!) yolda rastladıklarımızla sohbet ediyor, evlerden gelen seslere kulak kabartıyoruz.. Burası da Macahel sırtında olduğu gibi bir Gürcü köyü. İki dil konuşuluyor..Yazları nüfus kalabalık, her evde birileri var ama kışları çoğu büyük şehre (genellikle de Bursa Gebze’yi duyduk)  çalışmaya gidiyor.. Çocuklarının hepsi okumuş, okuyor.. Kimi aile üniversitede çocuğunu okutmak üzere büyükşehirde; “okul bitsin, dönelim buralara..” hayali kuruyor.. Köyün şimdiki adı Maden. Tahmin edeceğiniz gibi çevresi madenden yana zengin; isim bu sebeple verilmiş.. HES ve maden köylerine girmesin diye kıran kırana mücadele veriyorlar ve şimdilik bunu gayet güzel başarıyorlar.. Köydeki insanlarla bir konuşun, anlayacaksınız; öyle bilinçliler ki.. Burada müthiş bir turizm potansiyeli var.. Bunu kenara atıp HES yapalım, maden ocağı açalım, buraları bitirelim demek mantıklı mı? Asla!.. İşte buna karşı direniyorlar.. Köylerini öyle bir korumaya almışlar ki bize bile yabancı olduğumuz için soruluyor: “Hoşgelmişsiniz.. gezmeye mi geldiniz? Yoksa siz de HESçi falan olmayın ha!.. hep gülüyoruz, allah korusun! diyoruz.. Hiç olur mu öyle şey! bu masal gibi köy hep böyle kalsın..

Köyde yüzülebilir bir şelale, eğer yol yapılabilirse bir şelale daha, gölet, aşağı – yukarı  diye ayrılan mahalleler, manzara noktaları, buralardan çevreye yapılacak yürüyüş rotaları var ki, zaman zaman trekking grupları da bu rotalardan geçiyor ve bizim kaldığımız eve mola için uğruyor.. Biz de mümkün olduğunca evin kızı Meltem ve Fikri Bey ile çevrede yürüyüşler yapıyor, dalından yağmurun yıkadığı dağ meyveleri yiyor, yepyeni şeyler öğrenip türlü duygular yaşıyoruz.. Burada misafir değil evin fertleri oluyorsunuz.. Her ne kadar beceremesek de ot biçmeye yardıma gidiyoruz, çiçekli yün yataklarda ağır yün yorganlar altında uyuyoruz, sabahları tüm aile bir sininin etrafında kahvaltı yapıp akşam çayının yanında kuzinenin altında pişen küçük patatesleri yiyip sohbet ediyoruz.. Fikri Bey, biz her şeyi tadalım diye Meltem’i biraz fazla uğraştırıyor; Meltem bize bir sabah ekmek, bir sabah gevrek, yetmedi öğlende de katmer yapıyor!… Gül gibi yaşayıp gidiyoruz.. Yine geldiğimizde neler yapacağımızın hayallerini bile hep beraber kuruyoruz..

Elbette her köy gibi Bazgiret’in de bir yaylası var: Cancir. İsminin sevimliliğine bakmayın; ah ne bozuk yolları var onun!. Tüm seyahatin en berbat, en beter yolu Cancir. Zaten bilin ki hangi yol çok kötü ise herkes gidemediği için orası korunmuş, öylece kalmış.. Bazgiret yolu da çok iyi değil,  hatta yola düşen taşlar sebebiyle çok güvenli de değil ama Cancir yolu bir felaket!. Aracımızın altı yüksek olmasına karşın inanılmaz zor çıkıyoruz. Yukarıda bizi yine tamamen orijinalliği korunmuş gerçek bir yayla bekliyor.. Meltemler’in yayla evinde çay içiyor, ertesi sabah yiyeceğimiz yumurtaları, kaymağı alıp güneşi Cancir’de Karçal Dağları’na karşı batırıp iniyoruz köye.. Aklımız o yayladan diğerine geçeceğimiz yayla yollarında kalıyor ama bunun için daha başka bir araç, daha iyi teçhizat ve daha geniş zaman lazım..Bir dahaki sefere…

Evleri, doğallığı,  patatesi, akordeoncuları meşhur güzel Bazgiret’i  geride bırakıp Karadeniz macerasının üçüncü ve son adımına doğru sabah erkenden yola çıkma vakti!..

3.MERHABA KEYİF!

Seyahatimizin ilk iki bölümü hayal ettiğimden bile güzel geçti.. Şimdi üçüncüsü için Çamlıhemşin yolundayız.. Bu bölümü yaptığımız onca yoldan sonra geri dönmeden önce biraz dinlenmek, biraz keyif yapmak üzere planladım.. Onun için yol üzerinde uğrayabileceğimiz onlarca alternatifi es geçerek doğrudan Çamlıhemşin’e, konaklayacağımız otele doğru yol alıyoruz..

Ama önce bir çay molası!..Ardeşen yoluna girince hemen 3. kilometrede, İstanbul’da eve çay alırken çokça tercih ettiğimiz Lazika’nin küçük bir yeri var; buralara gelmişken uğramadan olmaz.. (Hadi evde çay için favorilerimizi de arada söylemiş olayım: Lazika, Tirebolu No.42 ve @evisual’ın Karadeniz gezisinden getirdiği ÖzÇay. Çay hasatı Mayıs, Ağustos ve Ekim olmak üzere 3 kez yapılıyor ama en iyi çay Mayıs’taki ilk sürgünden elde edilen, kar altından çıkmış en aromatik, en güzel çay.. Elbette şehirde bulacağınız su buralardaki gibi olmayacak ama kaliteli bir çayın tadı kesinlikle her yerde kendini farkettiriyor.)

İkişer bardak mis gibi çay içip İstanbul’da bulamadığımız çeşitlerden aldıktan sonra artık otelimize geçiyoruz.. İstikamet Puli Mini Otel. Merhaba huzur.. Merhaba benim odaları kestane kokulu sığınağım..

Geldiğimiz dönemin bayram olduğunu seyahat boyunca hiç hissetmemiştik ama Çamlıhemşin yoluna girip araç trafiğini görünce bayram tatili olduğunu hatırlıyoruz.. Dışarıda inanılmaz bir kalabalık var.. Ancak Puli bizi tüm o kalabalık ve gürültüden uzaklaştıran ahşap bir kale gibi.. Kestane ağacından yapılmış 80 yıllık bir evin Fırtına deresine bakan penceresinde tüm yol yorgunluğunu atıyoruz..

Burada kaldığımız sürece çevrede küçük bir tur atıyoruz ama yine koşa koşa döndüğümüz yer huzur oluyor..

-Çamlıhemşin girişinde hemen benzinciden sonra küçük bir dere kenarı çay evi var. Çay gördün mü durup içeceksin!. Orada da içiyoruz..

Çinçiva (Şenyuva) Köyü çok yakın.. Gelmişken uğruyor, meşhur Çinçiva Köprüsü’nü görüyor, Cugal’ın sütlacını, Zua Coffee’nin “Pohpedi Gazozu”nu, köyün “lazutçu”sunun mısırını tadıyor, Peri Dükkan ve BozAyı’ya uğruyoruz.. Zaten o kadar sevimli ve küçük bir köy ki, hemen geziliyor.. Lakin bayram ve çoooooook kalabalık!.. Buraya gelmişken hep merak ettiğim “Kendini Koruyan Mahalle”ye de çıkmak istiyorum teleferikle; bir çay molası da orada vermek istiyorum ama bu kalabalık beni huzursuz ediyor.. Daha çok huzursuzlanmadan otelimizdeki  huzurlu köşemize dönüyoruz..

Günü terasta Fırtına deresinin gürültüsü ve iki kadeh şarapla tamamlıyor, gece yıldızları yine buradan izliyoruz.. Enfes bir akşam yemeği, sabah kalkınca adeta kendi evimizdeki gibi bir kahvaltı.. ve veda vakti geliyor..

O kadar ama o kadar güzel bir seyahatti ve o kadar güzel bir finaldi ki..

Çok seyahat ediyoruz, çok yer gezip görüyoruz ama uzun zamandır ilk defa bir seyahatin bu kadar ruhumu doyurduğunu hissediyorum.. Birbirimize kaç kez “çok iyi geldi” diyoruz, bilmiyorum.. Ama bu seyahat her ikimizin de ruhuna çok iyi geldi.. Bizi yeniledi, tazeledi, gençleştirdi.. İstanbul’da bırakıp geldiğimiz, dünyanın tüm huzursuzluğu silinip gitti..

Kendime her yıl bambaşka bir Karadeniz seyahati diliyorum!!!…

..sonra da faydalı Bilgilerle devam ediyorum..

Konaklama Notları

Konaklamaya dair hayal kırıklıkları yaşamamanız için bir kaç not..

Bizimkine benzer bir seyahat yapacaksanız;

Konaklama için gözünüzde havalı yerler, konfor, keyif canlandırmayın.. Turizmin yeni geliştiği bir bölge.. Buradaki insanlar turizmci değil; evini ya da kendince konaklama birimine dönüştürdüğü yerini sizinle paylaşan, size oraları görün diye imkan sağlayan yerel halk.

Karmaşıklıklar aksaklıklar, yavaşlıklar imkan dahilinde.. Sizi rahat ettirmek, mutlu etmek için çaba gösteren insanlar var; kusur arayıp burun kıvırmak yerine beklentinizi düşük tutup toleranslı olursanız üzülmeyeceğinizi göreceksiniz..

Bazı köylerde ve hatta bazı yaylalarda konaklama imkanı bulmak mümkün.. Bazılarında ev pansiyonlar var, bazılarında bungalowlar bile yapılmış.. Görmek istediğiniz yerleri belirledikten sonra buralardaki konaklama ihtimallerini araştırın; pek çok köyde, en ummadıklarınızda bile en azından bir tane konaklama imkanı mevcut. Ancak önerim ne olursa olsun betondan yapılmış bir yere, saçma sapan, otel kılıklı bir yere tıkılmamanız.

Biz üç yerde de ağaçtan yapılmış yerel mimarideki yerlerde kaldık.. Birincisi Klaskur’da çamdan yapılmış dağ evi idi; odamız çam kokuyordu.. Zaman zaman servis aksamaları oldu, ortak alandaki ortamı karışık bulduk ama bizi rahat ettirmek için çabalarını farkettiğimiz için, otelci değil, elbirliği ile uğraşan  bir aile olduklarını bildiğimiz için tolore edilemez bir sorun yaşamadık.. İkinci kaldığımız Bazgiret’deki köy evi de ahşaptı ve olması gerektiği şekilde tam bir köy evi gibi kokuyordu.. Burada ailenin fertleri gibi yaşadığımızı söylemiştim; banyo ve tuvalet ortak kullanılıyor.. Ev pansiyonlarda genel olarak zaten durum böyle..Ancak temizlik, yeme içme konusunda en ufak bir huzursuzluk yaşamadığımızı, başımızı yastığa gönül rahatlığı ile koyup, sofraya aynı rahatlıkla oturduğumuzu da eklemeliyim. Üçüncü kaldığımız, Çamlıhemşim’deki yer ise zaten diğerlerinden farklı, butik otel kategorisinde olduğu  için aynen beklediğimiz konforda idi.. Odaları kestane ağacı kokuyordu.. Bu detayları tamamen karşılaşacaklarınızı her yönü ile bilin, seçimlerinizi buna göre değerlendirin diye paylaşıyorum.. Daha önce planlama yaparken gerçek bir yayla evinde konaklama seçeneğini de düşünüştüm ve Klaskur’daki dağ evimizin sahibi Serkan Bey ile fikir alışverişi yapmıştık.. “Tam bir yayla evinin altında hayvanlar, üstünde de insanlar kalıyor; dolayısıyla aralıklı tahtalardan hem soğuk hem de koku giriyor” diye paylaşmıştı benimle; rahat edebileceğimizden emin olmak istemişti.. O yüzden ben de bu detayları yazayım ki kafanızdaki soru işaretleri dağılsın, sonradan üzüntü hayalkırıklığı olmasın istedim.. 

Yeme İçme Notları

Bu hayatımın en kısa yeme içme listeli seyahati olabilir!. Çünkü bu seyahatin doğası gereği her öğünde bir yere yemek yemeğe koşmadık. Bulunduğumuz ortamın gerektirdiği şekilde yapmamız gerekeni yaptık.. Ve de aynen tahmin ettiğimiz gibi neredeyse hemen her öğünümüz doğal, yerel ve lezzetli geçti!.

Yine de  birkaç adresi paylaşmak istiyorum;

  • Trabzon’dan Artvin’e giderken  ilk yemek molası Sürmene’de. Karadeniz’in her bölgesinde nefis pideler bulmak mümkün.. Sürmene de bunlardan biri..  Biz Yılmaz Pide’de yiyoruz.. Bir diğer iyi alternatif de Bozo. Sürmene pidesini yemenin bir usulü var. Kenarından koparttığınız parçayı ortadaki yumurta sarısına banarak yiyorsunuz.. En iyisi el ile girişmek, böylesi daha zevkli!.
  • Hopa merkezde de deneyebileceğiniz iyi bir pideci var: Aspirin Pide. Özellikle spesiyal pidelerinin hem kıymalı hem de kuşbaşılı versiyonu gayet başarılı.
  • Borçka’da cağ döner yemek için Bilbilan Cağ Döner iyi bir seçenek.. Ama bölgenin en iyi cağ dönerini yemek isterseniz Ardanuç’a gitmek şart!. Ardanuç’ta her yerin dönerinin iyi olduğu söyleniyor ama bir numara (Ersin) Dede Cağ Döner. Burada dönerciler restoran değil daha çok dükkan gibi; en geç öğlen 13:00’e kadar gitmek gerekiyor, yoksa bitiyor..  (Biz ne yazık ki bayrama denk geldiğimiz için hepsi kapalı; Ardanuç’ta o gün açık olan tek dönerci Yıldız; orada deneyebiliyoruz; Dede’deki cag döner bundan  ne kadar lezzetli meraktayız!.)
  • Klaskur köyünde ve Karagöl yolunda yemek yiyebileceğiniz yöresel restoranlar var.. Klaskur’daki Meroli ve akşamları müzik de olan Nalia’yı deneyebilirsiniz.
  • Gezeceğiniz köylerde ve yaylalardaki pansiyonları, konaklama yerlerinin not alırsanız pek çoğunda gün içinde yöresel ev yemeği yiyebilirsiniz. Yöresel yemeklerin iyisinin evlerde yapıldığını, pansiyonları da ailelerin işlettiğini düşündüğünüzde saçma bir yol üstü lokantasından çok daha lezzetli bir deneyim yaşayabilirsiniz.
  • Artvin’de yemek kültürü klasik Karadeniz mutfağı ile Gürcü mutfağının karışımı.. Pideler, muhlama, silor, gürcü böreği, haçapuri pidesi, cevizli fasulye, katmer, peynir eritmesi, erişte, gevrek aşina olduğunuz yemek isimleri olsun.. Ayrıca  Benekli Alabalık da bölgede bol bol bulunan lezzetli bir seçenek..
  • Rize’de yemek için en favori adres Liman Lokantası. (Biz ne yazık ki buradan aç geçmediğimiz için deneyemiyoruz ama Laz böreğini bile çok merak ediyorum!)
  • Şenyuva Köyü (Çinçiva) Cugal Cafe’nin sütlacı tüm övgüleri hak ediyor, muhteşem.. Ama günlerdir yaptığımız kahvaltılardan sonra kahvaltısı ve muhlaması için aynı şeyi söylemem mümkün değil. Gerçekten lezzetli, efsane muhlamayı sadece Klaskur’da kaldığımız Adaş Dağ Evi’nde yedik bol bol.. “Çamlıhemşin’de böyle yapılır” denen usulü ben pek tutmadım..
  • Çamlıhemşin’de “iyi yemek” için kaldığımız oteli tek geçiyorum.. Küçük posriyonlar halinde birbirinden lezzetli tabaklarla donatılan efsane bir sofra; hepsi özenle, sevgiyle hazırlanmış “biri de kötü olsun!” dedirten yöresel tatlar.. Puli’de kalmasanız bile yemek için rezervasyon yaptırabiliyorsunuz. Bence yaptırın!.
  • Trabzon havalimanı yolunda gitmeden son bir laz böreği yemek isterseniz Nejla Hanım Ev Tatlıları’nda ılık, çıtır hamurlu ve lezzetli bir laz böreği deneyebilirsiniz.

Faydalı Telefonlar

Aydemir Araç Kiralama – 0462 230 45 46 – 0532 064 70 89

Klaskur Adaş Dağ Evi – 0533 966 42 77

Heba Yayla Evi – 0535 406 94 72

Macahel İremit Pansiyon – 0535 528 43 47 – 0536 456 24 11

Bazgiret Pansiyon –  0466 581 22 34 – 0507 491 39 48

Puli Mini Otel  –  0464 651 74 97 – 0530 474 07 53

Soru Cevap Doğu Karadeniz

Burada da sizden gelen sorulara cevaplar var.. Yola çıkmadan hiçbir soru işareti kalmasın diye!..

  • Ortalama bütçe nasıl? Konaklama fiyatları nasıl? / Bunun için net rakamlar vermem mümkün değil çünkü hepimizin gideceği döneme göre fiyatlar değişecektir. Biz bayramda gittiğimiz için uçak bileti ve araç kiralama gibi maliyetler biraz daha yüksekti.. Bütçenin büyük kısmını bunlar oluşturuyor. Konaklamada mütavazı yerleri seçtiğimiz için yüksek bedeller ödemedik.. Popüler yaylalar için geceliği 200 ila 700 TL. arası rakamlar duydum mesela.. Gerçekten rakamlar bu ayardaysa biz yarım ya da tam pansiyon çok çok çok daha uygun konakladık.. 
  • Bölgeye yerleşecek olsan neresi olurdu? / Yerleşmek çok iddialı ama bir yayla evim olsun; hani gittiğimiz pek bilinmeyen o yayla var ya, işte orada bir evim olsun isterdim.. Zaman zaman koşup gidip dünyanın öbür ucunda saklanayım isterdim..
  • Turistik olmayan bölgeler, halktan olan mekanlar? / Karagöl, Çifteköprü, Mençuna Şelalesi ve Çinçiva gittiğimiz en turistik yerlerdi.. Bunun dışında her yer çok lokal, yeme içme hep ucuz,her yer gayet halktandı..
  • Hediyelik eşya alabileceğimiz ucuz yerler? nereden ne alınır? / Bu seyahatten çay alınır, köylerden, yerel üreticilerden tereyağ ve bal alınır bana göre.. başka da bir şeye gerek yok.. Benim kendime getirdiğim en güzel seyahat anısı, kendi ellerimle hazırladığım bitki defteri.. Hikayesini de şu postta anlatmıştım; mutlaka sizin de yapmanızı öneririm..Bu gönderiyi Instagram’da gör
  • Resimlerdeki gibi salıncak olan dağlar nerelerde? / Benim gittiğim yaylalarda salıncak yoktu.. Gelenler fotoğraf çekebilsin diye hazırlanmış hiçbir şey yoktu.. Bir köyde, bir yaylada ne olması gerekiyorsa onlar vardı..Dağ bulut, yeşil… dahasına ihtiyaç duymadık..
  • Pokut’u anlatın../ Ben Pokut’a hiç gitmedim. Ama çok güzel fotoğraflarını gördüm.. İnanılmaz güzel bir yayla.. ancak artık biliyorum ki, Karadeniz’in tek güzel yaylası o değil.. daha niceleri var.. Belki bir gün Pokut’a da giderim. (ama asla bayram kalabalığında değil :)
  • Arabasız gidilecek rotalar var mı? / Arabasız gitmek çok zor.. Borçka’dan Macahel’e minibüs olduğunu biliyorum ama günde bir taneymiş.. Aracınız yoksa bölgeye ulaştıktan sonra bazı noktalara günübirlik turlar satın alabrak da gidebilirsiniz.. bazı yayla evleri sizi belirli bir yerden de alabilir ama bunun için önceden iyi araştırma yapıp iletişime geçmeniz gerekir.. Yine de Doğu Karadeniz’de kapsamlı gezebilmek için araç gerektiğini söyleyebilirim.. En mantıklısı kiralık araç. Bunun yanısıra bireysel gitmek yerine bölgede haftalık alternatif turlar düzenleyen tur şirketlerini de tercih edebilirsiniz. 
  • Yaylalara ulaşım.. / Bundan yazı içinde ayrıntılı bahsettim ama şuraya bir kez daha büyük harflerle YOLDA KALMAK İSTEMİYORSANIZ LÜTFEN YAYLALARA ALTI YÜKSEK ARAZİ ARACINIZ YOKSA ÇIKMAYA ÇALIŞMAYIN yazmak istiyorum ki iyice anlaşılsın, benim de içim rahat etsin!. 
  • En çok ne hoşuna gitti Karadeniz’de? / Bulutların üzerinde gezmek ve insanlarla tanışmak.. Gezdiğimiz her yerde insanlar hep çok güleryüzlü ve yardımseverdi, sıcacıktı.. herkesi çok sevdim.. Bir de arabaya atlayıp devamını bilmediğin bir yoldan yaylaya çıkıyor olma heyecanını.. 
  • Giyim tavsiyesi, hangi mevsimde ne giymeli, ne götürmeli? / Bununla ilgili acayip ayrıntılı bir yazı hazırladım: KARADENİZ VALİZİNDE NELER OLMALI tıklıyoruz, okuyoruz!.
  • Hangi mevsim gitmeli? /Bahar ve yaz ayları uygun.. Hava zaten anlık olarak bile öyle değişken ki, gerekli teçhizata sahip olunca yağmurun ya da soğuğun sorun yaratacağını düşünmüyorum. İlkbahar ve Haziran’da otlar yeni yeşerip karlar erirken, çiçekler çıkmaya başladığında çok güzel olur diyorlar.. Bir de Ekim ayında yeşiller sonbahar renklerine bütünmeye başladığında inanılmaz bir renk cümbüşü oluyormuş..
  • Çocukla gezilebilir mi? / Evet, kesinlikle!. Pek çok çocuklu aile ile karşılaştık.. Bence çocuklar da Karadeniz’i çok seviyor.. Ama kendi çocuğum olsa Mençuna Şelalesi, Maral Şelalesi gibi yerlere onunla yürümezdim.. Ben pimpirikli biriyim, bana göre tehlikeli..
  • Kalabalık, kirlilik, bozulmuş doğa vb.. tavsiye etmediğin yerler../ Yukarıda bahsettiğim en kalabalık yerler ne yazık ki bu anlamda yorucu ve üzücü.. ama hala, herşeye rağmen çok güzel yerler.. Popüler olmayan her yerde karşılaştığınız diğer turistler de genellikle sizin gibi kalabalıktan ve klasik rotalardan kaçanlar olduğu için rahatsız edici tecrübeler yaşamıyorsunuz.. Yol sizi güzel insanlarla karşılaştırıyor.. Ama popüler ve turistik bir yere gidince “turizm magandaları”na ithaf ettiğim şu sesleniş hepimizin ortak hislerine tercüman oluyor;Bu gönderiyi Instagram’da gör
  • İyileştirilmesi gereken yerler, bölgede turzm yapanlara öneriler../ Bence bizim gezdiğimiz bölgeler konaklama anlamında klasik anlayıştan epey farklı ama bunun gelişmesini ister miydim, emin değilim.. Asfalt yol, gelişmiş turizm, turisti memnun etmek için bölgede sırıtan modernleştirmeler bence işin tadını kaçırıyor.. Bence turist buralara gerçek ve doğal bir şeyler görmeye geliyor.. Hem ortam hem de yeme içme anlamında.. Bunu korumayı başardıkları sürece buralarda gezmek harika olacaktır.. 
  • Kamp yapmaya uygun yerler var mı? / Evet var. Borçka ve Şavşat Karagöl’de kamp alanları var. Gorgit Yaylası’nda kamp yapanlar da duydum..
  • Tur ile gitmek isteyenlere öneriniz var mı? / Mümkünse klişe turlar yarine belirli bölgeleri baz alarak ayrıntılı gezen, içinde doğa yürüyüşü, yerel konaklama alternatifi içeren tur şirketlerini tercih edin derim.. Kendim böyle gidecek olsam Endemic, Tamzara, Pokutsal, Bukla gibi şirketlerin turlarını inceleyip bunlar arasından birini tercih ederdim. 
  • Yol haritası, zaman ve sıralı anlatım../ Tüm rotamızı anlattım ama sıralı anlatımdan kaçındım. Çünkü birebir aynı rotayı değil, içinden seveceğiniz birkaç şeyi alıp kendi rotanızı oluşturacağınızı hayal ediyorum.. Sayısız alternatif varken birebir aynısı bence iyi bir fikir değil..

Başka Nereleri gezebilirsiniz?

Bölgeyi adım adım hiçbir şey atlamadan yazmama elbette imkan yok ama rotanızı şekillendirecek birkaç ipucuna daha ne dersiniz?

Macahel’de Nino Çivinda (ince geçit) –  Naşadirev Gölü –  Kraliçe Tamara Köprüsü

Hatila Vadisi (cam teras)  – Duman Çıkan Şelalesi –  Saklı Kanyon

Şavşat’ta Meşeli Köyü, Mısırlı Köyü, Cevizli Köyü, Şirata Gölleri, Pınarlı Köyü (balıklı göl) –  Sahara Aşıklar Tepesi

Yaylalardan Sakoriya, Çuripira, Arsiyan, Papart ….diyor ve dahasını size bırakıyorum!.

Şahane keşifler ve harika bir Doğu Karadeniz diliyorum!.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir