RENKLİ, YOKUŞLU VE SÜRPRİZLİ: LİZBON GEZİ NOTLARI

By | 3 Nisan 2018

Yokuşları, asansörleri, renkleri,  fayansları, tramvayları, manzara terasları, yemekleri, loş lokantalardan sızan fadoları ile bize 4 günde kendini epey sevdiren Lizbon’a dair notları paylaşmaya hazırım!.

Aslına bakarsanız bu şehre dair bir slogan kullanacak olsam “Beklediğini değil, ummadığını veren sürprizli şehir Lizbon!” gayet uygun olurdu. Benim için kesinlikle şaşırtan, sürprizi bol, eğlenceli ve beklentilerimden farklı bir deneyim oldu.  Çoğunluğun yorumunu baz alarak “İstanbul’a çok benzeyen” ve güneşle yıkanmış bir şehir beklerken, kaldığımız süre boyunca fırtına ve kovayla dökülen cinsten aralıklı yağmurlara maruz kalmanın şok etkisi yarattığını ve yürüdükçe içimden “yok ya, İstanbul’a hiç benzemiyor” cümlesini sürekli  tekrarladığımı baştan söylemeliyim! Bunun dışında da gitmeden isminin yanına yıldız koyduğum mekan ve bölgelerden değil,   hiç ummadığım yerlerden etkilenerek çok güzel anılar edindim.. 

Renkli bir şehir Lizbon.. Ama asla süslü püslü değil. Net. Samimi. Onun için ben de notlarımı ona yakışır şekilde net ve en kestirme haliyle paylaşmalıyım. Ulaşım ve Konaklama ile başlıyorum..

Havalimanından şehir merkezine ulaşmak için birkaç alternatif var; en kısa ve zahmetsiz olanı Aerobus otobüslerini kullanmak. Havalimanı kapısına çıkar çıkmaz kapının önündeki duraktan bineceğiniz otobüs sizi şehir merkezine yaklaşık 25 dk. içinde 4€’ya ulaştırıyor. Otobüs iki rotada tam tur yapıyor ve birden fazla noktada duruyor; dolayısıyla gideceğiniz yere göre en uygun yeri seçebilirsiniz.  (Biz evimize yürüme mesafesindeki Cais do Sodre durağında inip dönüşte de yine aynı duraktan; aynı noktadan bindik.) Bu otobüsün bir diğer alternatifi metro. Havaalanından kırmızı hat geçiyor; buna binip daha sonra diğer renkteki hatlara aktarma yaparak da şehir merkezine bir metro bileti bedeli ile (1.45€) ulaşmak mümkün. Ancak bu biraz daha uzun; yaklaşık 40 dakika sürüyormuş ve aktarmayı da hesap edince biz tercih etmedik.. Bir diğer alternatif taksiler.. Herkes taksilerin fiyatının gayet uygun olduğu konusunda hemfikir. Özellikle Avenida Liberdade ve  daha yukarılarda (büyük otellerin olduğu bölgede) konaklayacaksanız ya da kalabalıksanız taksi de uygun bir alternatif olacaktır..

Lizbon’da şehiriçi ulaşım için ise metro, otobüs, asansör ve funiküler sitemlerine ilaveten bol bol tabanvay kullanılacak!.  Ulaşım ağını kullanmak için önecelikle üzerinde “Viva Viagem” yazan kartlardan edinmek gerekiyor. Bu kartlara günlük sınırsız ulaşım ya da kullandıkça azalan belirli bir bakiye yüklenebiliyor. Biz kafamız rahat etsin diye 24 saat geçerli 6.15€’lik sistemi tercih ettik.   Viagem kartı ilk alışta bunun için de 0.50€ bir ücret ekleniyor ama sonraki günlerde aynı karta yeni yükleme yaptırarak devam ediyorsunuz.  Kart ve yükleme metro girişi, gazete bayi gibi yerlerde kolayca bulunuyor; bazı tramvay modellerinde araç içinde bile bilet makinası vardı.. Hava koşulları sebebiyle karşı kıyıya giden feribotlar haricinde tüm ulaşım araçlarını rahatça kullandık; en çok en yokuşlu ve en çaresiz durumlarda kullandığımız  “elevador” ları (bize göre funikuler) sevdik.  Sizi bir mahalleden alıp dimdik bir yokuştan üst mahalleye bırakıveriyor. Elevador Bica, Gloria ve Lavra mutlaka bir noktada imdadınıza yetişecek diye düşünüyorum..En kötü ihtimalle, çok tatlı ve fotografikler!. 

Gelelim konaklamaya.. Biz Santos semtinde bir studio dairede konakladık. İlk kez kullanma şansı bulduğumuz Sweet Inn sisteminden kiraladığımız Artistic Studio kısa bir seyahat için tüm beklentimizi karşıladı. Düzgün bir apartmanda, küçük, modern döşenmiş bir stüdyo daire.. Tek eksi yönü giriş katı olması ve minicik, sokağa bakan pencere idi. Ancak biz arada bir meşhur 28 no.lu tramvayın camın önünden geçmesini sevdik! Dekorasyon, Nespresso kahve ve  Nuxe markalı banyo malzemeleri ise sevdiğimiz diğer detaylardı.. Ama dairenin en büyük artısı kesinlikle semt!. Şehrin en gözde kahve dükkanları, galerileri, küçük dükkanları ile çevrili, herşeye çok yakın ama bir o kadar da sakin bir semt.. Bu arada Lizbon’da nerede kalınır? sorunuzun daha ayrıntılı cevabını daha gitmeden hazırladığım ve  kendi konaklama araştırmalarımı da içeren Lizbon’da Konaklama ve öneriler yazımda bulabilirsiniz. Gezi yazısı hazırlarken en sevmediğim kısım şu ulaşım ve konaklamayı anlatmak!. Neyse ki bitti. Ağır ağır bir Lizbon yokuşu tırmanmak gibiydi!..  Budan sonrası hızlı; adeta yokuş aşağı! Lizbon Keşif Rotası

  • Öncelikle kendinize bir Lizbon not defteri hazırlayın; şehri bölgelere ayırıp defterinize kaydedin..
  • Baixa, Rossio ve Chiado üçgeni şehrin merkezi. Bu üçgende; Comercio Meydanı, Rossio Meydanı, Rua Agusta Caddesi, Santa Justa Asansörü, Igrejo de Sao Domingos Kilisesi, Dona Mario II Ulusal Tiyatrosu, Gloria, Lavra ve Bica funikülerleri ilk görülecekler listemdeydi ama bunları görmek için rota planlamaya hiç gerek yok. Zaten hepsi yürürken kendiliğinden karşınıza çıkıyor.. Bir itiraf: Biz Santa Justa Asansörü önündeki daimi uzun kuyruğu gördükten sonra hiç tepesine çıkmadık.. zatem şehirde bu kadar çok manzara noktası varken şart mıdır çıkmak, onu da bilemiyorum.. Tamamıyla turistik bir aktivite. Yine bu civarda bulunan ve 1900’ler kültür ve cemiyet hayatının önemli merkezlerinden olan 17.yüzyıl Fas mimarili  saray Casa do Alentejo, şimdilerde restoran ve etkinlik alanı olmanın yanısıra oldukça popüler bir instagram köşesi.
  • Lizbon’un en güzel detaylarından biri “Miradouro”lar. Şehrin inişli çıkışlı konumuna uygun mimarisinin sonucu olarak sık sık karşınıza çıkan manzara teraslarına “miradouro” deniliyor. Ben gitmeden önce; Sao Pedro Alcantara, Santa Caterina, Santa Luzia, Nosso Senhora do Monte ve Portas do Sol‘u not almıştım ancak gidince gördüm ki her yerde çok güzel miradourolar var. Aslında en güzeli yürürken “miradouro” yazan bir tabela görünce üşenmeden sapmak ve kendi en güzelinizi bulmak. Ben en çok Graça semtindeki Sophia de Mello Breyner Andresen’i sevdim mesela.. Hem çok yüksek bir seviyeden görüş sağlıyor hem bu terasa çıkan merdivenli yol inanılmaz güzel hem de sonrasında meydanda mola vermek için tatlı bir adres var: Yazar Natalia Correia’nın 1968’den beri hizmet veren cafesi Botequim, tam yol kenarında oturup kahve/porto şarabı keyfi yapmak için tatlı bir seçenek. (Ayrıca Cafe de Garagem, Lost In ve bir otoparkın terasında yer alan Park Bar da cepte olsun. Bunlar da manzara terasları dışında keyifle mola verebileceğiniz, güneşi batırabileceğiniz diğer güzel manzaralı alternatifler..
  • Alfama, Graça ve Santos’a da benim için haritanızda/defterinizde minicik bir işaret koyun. Çünkü bu üç semt benim şehirde en sevdiklerim!. Alfama şehrin en eski, en tipik ve dolayısıyla en fotografik semti. Tıpkı Balat gibi düşünün.. her sokağında başka bir renk ve sürpriz.. Santos, konaklama notlarında da bahsettiğim üzere şehrin şu sıralar en popüler en keyifli bölgelerinden biri. Time Out Market’den başlayarak LX Factory yönüne doğru uzanan bölgede çok keyifli detaylar, vakit geçirecek çok güzel yerler var.. Graça ise daha tepelerde kendi halinde minik, gizli bir cevher.. Turistik rotaların dışında, lokal hayata yakın, renkli, duvarları graffitili çok tatlı bir semt. Ama vakit kısıtlıysa ve seçim yapmak gerekiyorsa önce Alfama! Mutlaka gezilmeli!.
  • Alfama‘da rastgele yürüseniz bile kesinlikle çok güzel sokaklardan geçeceksiniz ama Portas do Sol Meydanı, Se Katedrali, Vhils’in yaptığı mozaik Amalia Rodriguez eseri ve Sao Jorge Kalesi gibi önemli noktalar rotanızda olsun..

    Yürüyüş sırasında küçük bir mola için  tavanı şapkalar, duvarları 80’lerin sanatçı fotografları ile süslü Marcelino‘ya ya da renkli ve rahat dekorasyonlu Pois Cafe‘ye uğrayabilirsiniz. Alfama aynı zamanda Fado‘nun doğduyu yer; tüm sokaklarda fado müziğinin bağrı yanık tınıları, etkisi peşinizde olacak.. Alfama sokakları fado dinleyebileceğiniz mekanlarla dolu.. Biz A Tasca do Chico‘da birşeyler içerek biraz dinlemeyi tercih ettik. Fado için ilginç bulduğum mekanlardan biri de A Baiuca Alfama oldu ama sadece bir gözlem.. Semtte ayrıca fado da dinlenilebilen bir de fado müzesi var. Alfama’nın bir diğer meşhur müzesi ise Museu Nacional do Azulejos. Eğer gönlünüzü şehrin cephelerini kaplayan seramiklere (azulejos) fazlasıyla kaptırdıysanız bu müzede tarihçesini ve azulejos sanatının inceliklerini derinlemesine öğrenebilirsiniz. (Salı-Pazar 10:00-18:00 giriş 5€)

  • Santos, Cais de Sodre istasyonundan itibaren başlıyor; Bairro Alto ile sırt sırta ama onunla kıyaslayınca ne kadar sakin ve farklı.. Semtte pek çok güzel restoran,cafe, bar, vintage dükkan ve tasarımcı dükkanları var. Kahvaltı için Hello Kristof, Dear Breakfast, Vhils muralli avlusu ile Agua no Bico; The Mill ve semtin en yenilerinden Fauna e Flora iyi seçenekler.. Vintage mağaza Reuse, müthiş çay dükkanı Companhia Portogueza do Cha ve Portekize özgü gurme ürünler satan d’Olival ise Santos-Sao Bento hattında sevdiğim dükkanlar..Ama elbette yürüdükçe, sokakları gezdikçe daha ne hoş dükkanlar ve kafeler var… Cin barı Matiz Pombalina‘nın da adını şuraya bıraktıktan sonra sizi kendi keşfedecekleriniz ile başbaşa bırakıyorum.

  • Principe Reale, bir başka sevdiğim semt. Bir sürü güzel dükkan ve yemek içme-eğlence için keyifli mekan var.. Tarihi ve -bana göre- fotografik Pensao Londres, bir öğle yemeğini ayırıp çok keyif aldığımız A Cevicheria, saray gibi konsept mağaza Embaxiada; orijinal ve nostaljik bar Pavilhao Chines ilk aklıma gelenler.. Yokuştan aşağı inmeye başladıkça yine fotografik ve yürümesi zevkli sokaklar sizi Rua Nova da Piedade‘ye ulaştırıyor.. Bu sokak ilginç. İtalyan dondurmacısı Nannarella, Roma pizzası Nanna ve Avusturya sosisçisi Wurst ile bambaşka rüzgarlar estiriyor sonra da Sao Bento ve Santos ile kavuşturuyor..
  • Bairro Alto, yani yukarı mahalle, daha çok gece hayatının merkezi gibi.. Graffitili  dar sokakları arasında sayısız bar var. Gündüz sakin, akşamları bir o kadar kalabalık ve gürültülü.. Gitmeden çok övüldüğü için beklentimi biraz yüksek tutup pek umduğum gibi bulmasam da (bunda biraz da yağışın etkisi olabilir) mutlaka bir akşam sokaklarında rastgele dolaşmak lazım; yaz aylarında eğlencenin sokaklara taştığı ve çok eğlenceli olduğu söyleniyor..
  • LX Factory ise şehrin modern yüzünden farklı bir kesit. 1800’lerde iplik ve kumaş fabrikası olarak kullanılan bu endüstriyel alan şimdilerden tasarım dükkanları, yeme içme ve müzik mekanları ve sokak sanatı ile harmanlanmış bir eğlence ve aktivite alanına dönüştürülmüş.. İçinde bir sürü güzel mekan var ama en etkileyici üç tanesini söylüyorum: Akşam yemeği için Taberna 1300; o muhteşem, fantastik kafe/kitabevi Ler Devagar ile yarısı tasarım/yarısı kahve konsept dükkan Slow Public. Bir de Milano’lu street art sanatçısı Millo’nun işlerini görmek gülümsetiyor..
  • Çok meşhur 28 no.lu tramvay, gezmesi değil, fotograflaması zevkli bir Lizbon efsanesi bence!. İlk durağı Martim Moniz‘de uzun uzun kuyrukta beklemek yerine 12 numaraya atlayıp Alfama tarafına çıkmak, buralarda yürüyüp 28 numaranın rayları boyunca gezinmek çok daha zevkli!. Kaldı ki bizim evimizin  önünden de geçmesine ve defalarca binmemize rağmen 28 numarada tek tramvayla tam tur yapmayı hiç başaramadık. Ya yolda kazı var, ya yarı yolda indirip başka tramvaya ve hatta 28 no.lu minibüse(!) aktarma yaptırıyorlar.. İlle de bununla gezeceğim diye hiç takıntı yapmayın ama dediğim gibi özellikle Alfama’da raylarını takip ederek çok daha keyifli ve fotografik bir gezinti yapabilirsiniz.

    Favori sokağım Escolas Gerais. Burada yol iyice daralıyor ve tramvay fotograf için güzel bir ortam oluşturuyor.. Ayrıca sokağın içindeki Copenhagen Coffee Lab yorulunca mola vermek için harika bir seçenek.

  • Belem Bölgesi, şehrin mutlaka birkaç saat ayrılması gereken turistik aktivitelerinden biri. Kolayca ulaşmak için Comercio Meydanı ya da uygun başka bir noktadan 15 no.lu tramvaya binebilirsiniz. Yaklaşık yarım saat sonra Belem’desiniz.  Belem Kulesi (Torre  Belem), Kaşifler Anıtı, 16 .  yüzyılda yapılan Jeronimo Manastırı ilk görülecekler arasında.

    Meşhuuuur Pasteis de Belem ise pek çok kişi için Belem denince ilk akla gelen şey!. Formülü gizli, orijinal Belem turtasını orijinal adresinde tatmadan olmaz! Kapısının önünde dev bir kuyruk olduğunu duymuştuk ama biz sabah erkenden Belem’e gittiğimiz için  oldukça sakin saatlerine denk geldik. İçi labirent gibi  kocaman pastanede mavi fayanslı duvarların kenarında bir masaya oturup 2’şer Pasteis de Belem ve birer kahve ile güne güzel bir başlangıç yaptık. Eğer Belem’e daha fazla vakit ayırmayı düşünürseniz CCB Centro Cultural de Belem (akşamüstü terasından iyi manzara olduğu söyleniyor), etkileyici dış cephesi ile MAAT Müzesi de  rotaya eklenebilir. Ancak uyarmalıyım ki Belem o kadar da küçük bir bölge değil; iki farklı nokta arasında yürümek, birkaç fotograf çekmek epey zaman alıyor; zaman planlamasında bunu dikkate almak lazım.Akşam saatlerinde gitmeyi seçerseniz fotograf açısından daha verimli sonuçlar oluşabilir.. Ayrıca meydana kurulan seyyar tezgahlardan atıştırarak günü batırmak da güzel oluyormuş. Biz vahşi hava koşullarına denk geldiğimiz için akşamüstü uğramaya cesaret edemedik!

  • Şehirdeki en önemli müzelerden biri Gulbenkian Müzesi. Ermeni asıllı ve aslen Üsküdar doğumlu Gulbenkian’ın 6000 parçalık muhteşem koleksiyonu içinde orijinal İznik çinileri de var. Salı hariç hergün 10:00-18:00 arası ziyaret edilebilen müzenin giriş ücreti 11,50€.

Lizbon Lezzetleri

  • Rossio Meydanı civarından geçerken mutlaka yapılması gerekenlerden biri meşhur vişne likörü “ginjinha” içmek. Bu likörün kendine has bir bardağa dökülüş şekli var.. Servisi yapan kişi, minik bardağa şişeden dökerken kapağı hızlıca açıp kapatarak 1-2 tane de vişne tanesi atıyor..Bana göre hayranı olunacak bir tat değil ama Lizbon kültürünün bir parçası olduğu için tanışmak lazım. Birbirine yakın iki meşhur adres var. Tam meydandaki A Ginjinha  ve hemen yakınındaki Ginjinha Sem Rival. Daha önce Anthony Bourdain’in programında Sem Rival’de arka arkaya 4-5 tane içip kafayı buluşunu izlemiştim; biz de burayı daha lezzetli ve lokal bulduk.. . Ama siz Bourdain gibi abartmayın; deneyip yolunuza devam edin.(Hadi pek rehberlerde rastlamayacağınız bir bonus/lokal alternatif de benden: Ginjinha Rubi.
  • Lizbon denilince ilk akla gelenlerden biri de “Pastel de Nata” tatlısı.. Belem’deki ile aynı aslında; yani adına Pastel /Pasteis de Nata/Belem olarak rastlayacağınız herşey bu tatlı. Tadını “çıtır milföy üzeri pirinçsiz fırın sütlaç” diye tarif edebilirim. Bence mutlaka ama mutlaka ılık yenmesi gerekiyor. Hafif tatlı-tuzlu karışımlı lezzetleri sevenler çok beğenecektir. Şahsen ben daha önce Paris’te bir Portekiz pastanesinden tatmış olmama rağmen burada yediklerime kesinlikle bayıldım! Portekizliler bunu kahve ile birlikte kahvaltıda yiyormuş aslında; biz de denedik.. Şahsen kahvaltı değil de gezinirken ve hafif acıkmışken kahve molasında yemeyi daha çok tercih ederim. Üzerine pudra şekeri ve tarçın dökerek yeniliyor. En güzeli nerede yenir derseniz bence bir kere Belem’deki tarihi adresinde (Pasteis de Belem), bir kere de Manteigaria‘da mutlaka denemelisiniz. Belem’deki daha kalın hamurlu ve kıtır kıtırdı; Manteigaria’daki ise daha ince ve hışır hışır hamurlu.. Ben ikisini de ayrı ayrı beğendim.. Her ikisinde de yapılışını camekan arkasından izleyebiliyorsunuz.. Bu tatlıyı çok sevdim, başka yerde de deneyeyim derseniz son bir isim:  Fabrica da Nata.
  • Bacalhau herşeydir!. Lizbon’a gitmeden önce bunu beynime iyice kazımış, gittiğim her yerde de Bacalhau’dan başka bir şey göremeyeceğime kendimi alıştırmıştım. Başta da dedim ya; şehir beni şaşırttı diye.. Bacalau sandığım kadar tüm menüleri işgal etmemişti.  Her restoranda her sokak yemeğinde var ama yiyecek başka birşey bulamayacak kadar değil!. Nedir bu bacalhau? Sadece morina balığı. Oldukça sert etli bu balık konservelerden sokak lezzetlerine, Lizbon mutfağının önemli yemeklerine kadar herşeyin içinde oldukça önemli yer işgal ediyor ama dediğim gibi bu, yiyecek başka hiçbir şey yok demek değil.. mesela biz gitmeden önce fotografını bol bol gördüğüm kroket tarzı Pasteis de Bachalau‘dan hiç yemedik ama Bacalhau’nun A Cevicheria‘da yediğimiz tarzda marine edilmiş versiyonuna ve sirkeli sarımsaklı konserve versiyonlarına bayıldık..
  • Bacalhau’dan sonra en bol rastlayacağınız balık sardalya.. Ama sadece balık yok.. Et de çok tüketiliyor. En meşhur Lizbon tabaklarından birinin adı Bitoque. Bonfile tarzı et üzerine kızarmış yumurta eklenerek servis ediliyor.. İçinde kara lahana ve domuz sosis olan ve hemen her menüde bulunan yeşil çorbalarının adı Caldo Verde. Koyun sütünden yapılan meşhur peynirleri Queijo da Serra. Bu peynir ya da zeytin, tereyağ ve kroket tarzı atıştırmalıklar genellikle masaya direkt getiriliyor. (Bunların ikram değil, hesaba eklenen kuver ücretine dahil olduğunu okumuştum.. Ama daha önemlisi geri gönderen müşteriler sebebiyle tekrar tekrar masaya konan şeylerin hijyenik olmayabileceği uyarısına rastladığım için  tadımlıklardan genellikle kaçındık)
  • Time Out Market Lisboa mutlaka uğramanız gereken adreslerden.. Lizbon’a özgü tüm lezzetleri bir arada bulabileceğiniz marketin dört bir yanı taze taze yemek hazırlanan farklı tezgahlar ile çevrili. Ortada da hepsinin ortak kullandığı masalar var. Önerim birkaç tezgahtan birkaç lezzet denemeniz; tüm tezgahların önünde durup incelemeniz.. Bu ziyaret şehrin yemek kültürü ile yakından tanışmanıza olanak veriyor.. Buradaki favorilerim TartarLa‘nın taburelerinde somonlu bir tabak; Santini‘den dondurma; Conserveire de Lisboa‘dan konserve; Manteigaria Silva‘dan şarap/şarküteri.
  • Mutlaka Cervejaria Ramiro! Ne yapıp edeceksiniz; o Ramiro’ya gideceksiniz. Yoksa sizden önce gidenlerin dilinden kurtulamazsınız asla!. Yıllardır Lizbon denilince en çok duyduğum kelime buydu benim: Ramiro!. Herkes çok haklı, burası muhteşem!. Biz dört gün içinde iki kez gittik. Rezervasyon kabul edilmiyor; kapıya gidip sıranın çabuk gelmesi için dua etmekten başka seçeceğiniz yok. Biz ilk akşam saat 18:30 gibi kapısına gittiğimizde kapıya banka gibi numaratör koymuşlardı.. Dilinizi seçiyor, numaranızı alıyorsunuz; bir süre sonra seçtiğiniz dilde numaranızı anons ediyor. (Türkçe seçenek de var) Eğer deniz mahsullerinin her türlüsü ile aranız iyi ise burası size cennet gibi gelecek!. Açıkçası ben bazı deniz ürünlerine karşı mesafeliyim; dolayısıyla sorun yaşamamak için gitmeden menüsünden dersimi çalıştım, sevebileceğim şeyleri not aldım. Eğer benim kafadaysanız önerim, masanızda mutlaka sarımsaklı tereyağlı karides “Gamba a la aguillo” ve ızgara kaplan karides “Gamba Tigre Gigante Grelhada” olsun. Yanında da mini mini bardaklarda bira ve bittikçe yenisi getirilen tereyağlı kızarmış ekmek. Tam buraya bir kalpli göz emojisi lütfen! Yemeğin finali tatlı ile değil, ilginç bir şekilde mini biftekli sandviçle olmalı!. Bu tam bir Lizbon ritüeli. Bol sarımsak ile pişirilmiş biftekli mini sandviçe “prego” deniliyor ve Ramiro’da mutlaka yemeğin üstüne tatlı niyetine bu yeniyor. Sebep: Bu kadar deniz mahsülü yiyince insanın canı biraz et istiyormuş!.. Bu ritüeli Lizbon’da geçen gezi programlarının hepsinde yutkunarak izledikten sonra sonunda yapabilmiş olmak çok keyifli!. (Hem bu ritüeli hem de inanılmaz karidesleri tekrar özleyip ikinci kez gittiğimizde kapıda numaratör yoktu ve arada bir kapıya çıkıp “iki kişi gelsin!.. dört kişi gelsin!” diye bağıran görevlinin bize gelin demesini, bir hayli bekledik.. Umarım siz numaratörlü zamanına rastlarsınız.)
  • Tatmanızı ısrarla rica ettiğim bir Lizbon lezzeti ise: Arroz de Marisco. Lütfen bu yemeğin adını not edelim ve mümkünse Cervejaria Trinidade‘da deneyelim. Lizbon’da hemen hemen hiç kötü yemek yemedik ama bu en iyilerinden biriydi. Dışarıdan pek belli olmasa da 13. yüzyıl manastırı içinde servis veren bu tarihi birahanenin inanılmaz güzel bir ambiansı, muhteşem seramik duvarları var. Menüsünün çok turistik olabileceğini düşünmüştüm ama ahtapot salatası ve arroz de marisco bu düşünceyi anında çürüttü. Risotto ile Paella’nın buluşması olarak tanımlayabileceğim yemek bol deniz mahsüllü nefis tadı ve güzel servisi ile güzel anılar arasında yer edindi.
  • Konserve bu şehirde ciddiyetli iş. Alıp eve getirmenin ötesinde bir mekana gidip bir bardak içki ile bir iki konserve de açtırarak takılabiliyorsunuz.. Baya keyifli bir şey.. Biz bunu meşhur Pink Street olarak bilinen tırnak içinde meşhur cadde (Lizbon’un red night bölgesi olarak biliniyor) üzerindeki Sol e Pesca‘da yaptık. Yine Anthony Bourdain’den öğrendiğim bu salaş mekanda oltaya takılı menüden içeceklerimizi; arkamızdaki vitrinden de birkaç konserveyi seçtik, hoş servislere dönüştürüp masamıza getirdiler.. Alfama ve Time Out Market içinde de benzer şekilde takılanlar gördük.. Fırsatınız olursa deneyip keyif alabilirsiniz.

Lizbon ucuz bir şehir.. Elbette bunu Euro’yu çevirmek için herşeyi 5 ile çarpmaksızın, herhangi bir Avrupa şehri ile kıyaslayarak söylüyorum.. İki kişi yemek için en az 20€, en fazla 58€ hesap ödedik.. Lizbon ve Tasca’lar Lizbon’un basit yemekli ve salaş ortamlı geleneksel küçük lokantalarına “tasca” deniliyor. Eğer Lizbon’da lokal birşeyler yapmak istiyorsanız en azından bir öğle yemeğinde gerçek bir tascayı denemelisiniz. Araştırmalarımda rastladığım yerel bir kaynağa göre iyi bir tasca’da; * Masa örtüsü kağıttan olmalı; hatta hesap üzerine kalem ile yazılırsa daha iyi! * Vitrininde kartonla yumurta olmalı(çoğunda sokağa bakan bir dolap var) * Yerler ya da duvarlar eski tip çini kaplı olmalı * Peçeteler bardağın içinde olmalı * Günlük menü bir kağıda elde yazılmış olmalı * Masaya siparişten önce zeytin, sardalya pate, peynir ya da kızartmalar bulunan bir kuver tabağı gelmeli * Dekorasyonda mutlaka takım flamaları (3 büyüklerin flaması) olmalı * Sahibinin bir ünlü ile çekilmiş resmi duvarda asılı olmalı * Mekanın ya da bulunduğu sokağın tarihi bir resmi duvarda asılı olmalı * Personel arasında en az bir kişi patronun yakın akrabası olmalı.(daha çok, daha iyi :) * Menüsünde ev yapımı sos ve içecekler olmalı * Tatlı ev yapımı olmalı * Garsonun “çok iyi” diye vurguladığı ev şarabı olmalı * Müşteri bütün tabağı silip süpürmezse garson tabağı alırken “nasıl yani, iyi değil miydi?” manasında homurdanmalı! Bu eğlenceli yazıya göre gittiğiniz tasca’da bu maddelerden en az beşi varsa doğru yerdesiniz demektir. Bunlar da hala geleneksel dokusunu koruyan tasca önerileri; – Merendinha do Arco Bandeira – O Cardoso do Estrela de Ouro – Tasca do Gordo – Cantinho do Bem Estar – Adega do Tagarro – Ze’ Pinto – Rui do Borrote – Se da Guarda – Ze’ do Cozido – A Provinciana – ACantinho do Alfredo – A Castiça Biz bu listeden O Cardoso do Estrela de Ouro’ya gittik ve bu seyahatin en güzel deneyimiydi.. Patron buyur etti, oğlu servis yaptı, az önce pazarda gördüğümüz teyze arka masada haşlama yedi, yan masadakiler her öğlen yemek yedikleri yerde turist görünce şaşırdı ve biz, iki hevesli turist, bütün tabağı silip süpürdük! Lizbon ve Kahve

  • Lizbon’da yaygın bir kahve kültürü var. En çok espresso tüketiliyor ama lokal adı “bica“. Eğer yerli gibi sipariş vermek isterseniz “uma bica por favor” demeniz gerekiyor. Veya “um espresso por favor” da iş görür. Şehrin en ünlü kahve molası adresi tarihi Cafe A Brasileira. Pek çok turist önündeki Fernando Pessoa heykeli ile fotograf çektirip dışarıdaki masalarda otururken biz her akşam tıpkı lokaller gibi bar tezgahına yanaşıp yemeküstü birer “bica” içmeyi ihmal etmedik. Masalarda oturunca durum nedir bilemiyorum ama bar tezgahında iki espresso toplam 1.40€. (Bir Avrupa şehri için gayet mutlu eden bir rakam!.
  • Bunun dışında defterime not aldığım tarihi adreslerden Cafe Nicola (1920); Pasteleria Suiça (1922) ve Pastelaria Versailles ne yazık ki biraz da hava koşullarının aksattığı programımıza dahil olamadı ama tarihi dükkanlardan A Carioca ve Casa Pereira‘ya uğrayıp sattıkları kahve ve ekipmanları görmeyi ihmal etmedik.
  • Modern ve yenilikçi kahve dükkanları ise oldukça fazla.. Copenhagen Coffee Lab, Fabrika Coffee Roasters, Wish Slow Coffee en kolay ulaşıp, mutlu ayrılabilecekleriniz.. ama bir sürü var..özellikle de bizim Santos civarında..

Lizbon’un Tarihi Dükkanları

  • Merkezde pek çok tarihi dükkan var. Kahveciler, şekerlemeciler, şapkacılar, eczaneler, kitapçılar… Tarihi dekorasyonunu, tabelasını, geleneksel işletme anlayışını koruyan bu dükkanlardan birkaçına girip gezebilirsiniz.
  • Kahve ve kahve ekipmanları satan Casa Pereira (1930) ve A Carioca;
  • Şapka dükkanı Chapelaria Azevedo Rua(1886);
  • Ginjinha içilen dükkanlar;
  • Eldivenci Luvaria Ulisses;
  • 1732’den beri açık ve dünyanın en eski kitabevi ünvanına sahip Livraria Bertrand (ki ben içini çok daha tarihi dokulu bekliyordum; açıkçası biraz hayal kırıklığı) 1913’de kurulan Livraria Sa2 Da Costa bu anlamda çok daha tatmin edici bir kitapçı.
  • Şekerlemeci Confeitaria Nacioanal (1829)
  • ve hala Fernando Pessoa’ya ayrılmış bir masası bulunan Martinho de Arcada(1782)…Lizbon’un tarihi dokusunu ve özelliklerini koruyan bu dükkanlarını tanıtarak şehrin tarihi ticaret kimliğini korumaya çalışan bir de birlik var; beni keyiflendiren pek çok yeri ben bu sayede öğrendim.. Lizbon’a gittiğinizde kitabını alabilir ya da instagramdan @lojascomhistoria_lisboa hesabını takip ederek bu konuda daha ayrıntılı bilgi sahibi olabilirsiniz.

Lizbon’da Alışveriş İşte bu benim en sevdiğim kısımlardan biri. Lizbon mağaza mağaza dolaşıp deliler gibi alışveriş yapmaya teşvik eden bir şehir değil ama kendine göre öyle sembol ürünleri var ki onlardan almadan dönmek neredeyse imkansız!

  • A Vida Portoguesa Portekiz’in yerel ürünlerini tek çatı altında toplayan lokal bir konsept mağaza. Sadece bu mağazaya girmek bile bu şehirde alabileceğiniz ya da odaklanabileceğiniz şeyler hakkında fikir verecek. Rua Anchieta’daki gibi büyük bir şubesine giderseniz harika ambalajlı ürünler arasında epey vakit geçirebilirsiniz..
  • Embaxiada neredeyse saraydan bozma diyebileceğim Arap mimarisi 19.yüzyıl binası içinde konumlanan konsept bir alışveriş merkezi. Her oda başka bir marka ve ürün grubuna ayrılmış; orta alanda ise hoş bir lokanta var. Biz burada dekorasyon ürünleri satan bölümden Ceramicas Ceramirupe markalı tabaklar almaktan kendimizi alıkoyamadık.
  • Benamor 1925’te kurulan yerel bir kozmetik markası.. El ve vücut kremleri, mumlar Alfama civarında son derece ikonik bir mağazada, son derece ikonik ambalajlar içinde sunuluyor.. Bu da benim gibi bir ambalaj delisi için “bu dükkana mutlaka uğra!” sinyali veriyor.. Piyasaya sürdükleri ilk ve mucizevi güllü yüz kremi ve limonlu el kremi benimle İstanbul’a dönenlerden..
  •  Lizbon’a gitmeden önce oradan seramik karolar alıp eve seramik bir masa yapma hayalim vardı.. hem de yıllardır!. Onun için Cortico & Netos gitmeden yerini işaretleyip heyecanla koştuğum adreslerden biri. Bu dükkanda geleneksel “azulejos” desenlerinin yeni versiyonlarını bol çeşitle bulabiliyorsunuz. İster kolilerce, ister teker teker.. Defolu olanlar 1€’dan başlıyor.. Tam bu noktada önemli bir parantez: Elbette pazarlarda ve eskici dükkanlarında orijinal eski azulejos’lar da bulabilirsiniz ama bunları almak ne kadar doğru olur, bilemiyorum. Pek çok kötü niyetli kişi eski binalardan şehrin dokusunu bozup bu kültürü yok etmek pahasına eski karoları söküp satabilir. Eski karoları almak bunları desteklemek yerine geçiyor.. Dünya kültür mirası konusunda biraz duyarlı olan her insan bu detaya dikkat edip eski yerine muadiline yönelecektir.. Ben de bu dükkandaki defolu seramiklerden (1-6€ arasında) bir çeşit yapıp “Portekiz işi azulejos” hevesimi tatmin ettim. Size de böyle bir niyetiniz varsa bu dükkana uğramanızı öneriyorum.. / Surrealejos ise bu dükkana yakın küçük bir tasarım atölyesi. Son derece sıradışı desenler ile seramik karolar hazırlıyor; mutlaka uğrayıp bakmak lazım.
  • Ceramicas Na Linha yine gitmeden önce takip ettiğim Lizbon hesaplarında çok sık rastladığım bir seramik dükkanı. Fiyatları kilo hesabı, seçenek bol.. Ne yazık ki bütün seramikler bir arada olunca çok güzel oluyor, insan tüm dükkanı paket yaptırmak istiyor ama lanet olsun bagaj kurallarına!.. 2 balıklı, 1 çizgili, 1 puantiyeli ile işlem tamam!. Bu dükkan kadar sevdiğim bir diğer adres de Feira da Ladra‘nın sokağındaki Armazem das Caldas..

    Bordallo Pinheiro” tarzı seramikler satan bu dükkanda da  bagaj hakkını aşmalık harika parçalar var!. Bu arada eğer seramiğe özel bir merakınız varsa 1800’lerde yaşayan ve bambaşka bir tarz yaratan ünlü seramik sanatçısı Bordallo Pinheiro‘yu gitmeden daha detaylı araştırabilirsiniz.

  • Seramik konusunu son bir marka ile kapatıyorum. Vista Alegre yerel ve tarihi bir porselen markası. Ürünleri ucuz değil ama son derece kişilikli.. Ben almadım çünkü tabak-çanak bütçemi aşıyordu ama önünden her geçişte vitrinine baktım ve hatta en son havaalanındaki dükkanlarda uzun uzun bakışıp vedalaştım!. Fernando Pessoa figürlü fincanları ve Bordallo Pinheiro balık serisi muhteşem!.
  • Feira da Ladra, Alfama Campo de Santa Clara’da Salı ve Cumartesi günleri kurulan büyük bir bit pazarı. Aslında isim biraz tebessüme sebep; zira ladra kadın hırsız demek!. Burası İtalya’da, Marsilya’da, Madrid’de de örneklerinin bulunduğu üzere biraz “çal-sat” pazarı konseptli!.  Daha doğrusu sanırım eskiden daha çok böyleymiş ama zamanla popülerleşince gerçek bir bit pazarına dönüşmüş.. Hem yeni satan tezgahlar, hem hediyelikçiler, hem de eskiler var.. Bir Cumartesi sabahı mutlaka uğramalı, sonra da Alfama sokaklarında kaybolmalı..
  • Seyahatlerimizin önemli alışveriş kalemlerinden biri plaklar biliyorsunuz.. Lizbon’da da birkaç plak dükkanı ziyaret ettik.. Peck A Boo, Carpet and Snares, Discolecça ve Flur ile Fnac Chiado şubesi uğradiğımız adreslerdi.. En çok nehir kenarındaki Flur’u beğendik..
  • Konserve cenneti Lizbon’dan en az birkaç kutu konserve almadan dönmek büyük hata olur!. Gerçekten kafanızdaki konserve imajını unutun ve gurme seviyesinde bir beklenti ile birkaç çeşidi valize atın.. Conserveira de Lisboa (Tricana), Loja das Conservas ve Comur Conserveira de Portugal ile A Vida Portoguesa çok çeşit bulabileceğiniz adresler. Biz pek çok farklı çeşit ve marka aldık ve şu ana kadar açtıklarımızdan bu kötüymüş dediğimiz hiç olmadı.. Tricana, Lucas, Minerva, Tenorio, Porthos ambalajları muhteşem!. Comur da çok güzel ama biraz fazla pahalı; oysaki marketlerde bile harika çeşitler ve uygun fiyatlar var.. Sardalya, ton, bacalhau, somon… hepsi muhteşem.. Şu an gitsem 10 kutu Tricana füme ahtapot alırım mesela!..
  • Ben instagramda Lizbon alışverişimi paylaştığımda başka pek çok güzel öneri de geldi; fikir edinmek için o postu okuyup altındaki önerileri de dikkate alabilirsiniz aslında. Çünkü daha bunun seramik balığı, meşhur taze şarap vinho verde’si, Porto şarabı, magneti falan var.. Dedim ya, Lizbon’da alacak enteresan şey çok!.

Lizbon Kaçamakları Hiç tahmin etmediğim kadar korkunç bir havaya denk gelince hayal ettiğimiz yakın çevre gezilerini iptal etmek durumunda kaldık.. Ama sanırım Lizbon’a giden hemen herkes bunlardan bir ya da birkaçına rahatça gidebilir..

Şehrin sayfiyesi Cascais, renkli sokakları ve meşhur Pena Sarayı ile Sintra, Avrupa’nın en batı ucu Cabo do Roca, ve şehre en yakın sevimli kasaba Obidos…hepsi bana verilen “mutlaka git” tavsiyelerindeydi ama bu sefer kısmet değilmiş.. Yeniden gitmek için sebep olsunlar.. Siz mutlaka gidin.. Hatta Sintra’ya gittiğinizde Pena Sarayı ziyareti sonrası Sintra’nın tarihi merkezine inip Piriquita‘da meşhur bademli kremalı milföy “travesseiros” tatlısı yiyip bana selam yollayın!. Çünkü buna baya konsantre olmuştum!

Hazır merkezden kaçmaktan bahsetmişken şehrin içinde ama bambaşka havada, karşı kıyıda bir adresten bahsetmek istiyorum. “Biri Phil’i Doyursun” programında öğrendiğim bu restoran Ramiro’dan sonra mutlaka gitmeyi kafama koyduğum ikinci adresti.. Restaurante Ponto Final. Cais do Sodre’den feribota binip Cacilhas’ta iniyorsunuz.. Kıyıdan minik bir yürüyüş.. az sonra taş iskele üzerine kurulmuş sarı masalardasınız.. Sardalya balığı ve yukarıda tarif ettiğim pirinçli güveçten sipariş ediyorsunuz.. Ne güzel anlatıyorum ama gitseydik muhtemelen fırtınada nehre uçardık!.. Hayallerimde kalan bu güzel restorana gidip Lizbon’a karşıdan bakarak yemek yediğinizde en az kendim gitmiş kadar mutlu olabilirim!..

Bu arada Lizbon kaçamaklarından bahsederken çok gelen bir soruyu da cevaplamış olayım.. Lizbon’da denize girebilir miyiz? Evet, şehrin kendi plajları var, girebilirsiniz. Ama denize girmek için biraz yol yapmanız gerekiyor.. Lizbon manzaralarında gördüğünüz mavilik deniz değil, nehir.. Şehrin ortasından geçen ve İstanbul boğazına benzetilen mavilik Tejo Nehri.. Ama Lizbon plajları diye ufak bir google araması yapınca aradığınız sonuçlara ulaşacaksınız..

Sevdiğim Anlar.. Lizbon yazmakla, anlatmakla bitmiyor.. Bende iz bırakan her detayı aktarmak istiyorum.. Çok sevdiğim anlar var..

    • Günbatımı saatleri.. @evisual‘ı kıyıdaki plakçıda bırakıp Alfama’ya sahil tarafında bir aralıktan giriyorum.. Yürüdükçe bir bir sokak lambaları yanıyor, kepenkler iniyor, dükkanlar kapanıyor, ellerinde alışverişleri ile insanlar telaşlı adımlarla yürüyor, bir berberde günün son traşları yapılıyor, merdivenli sokaklardan aşağı karanlık siluetler iniyor, fado mekanlarında masa örtüleri yayılıyor, mumlar tek tek yakılıyor, omuzu örgü şallı iki kadın kapıda sigara içiyor, bakkal tipli dükkanda ayaküstü minik kadehler yuvarlanıyor, bütün gün aradığım rengarenk duvar resmi köşeyi dönünce birden karşıma çıkıveriyor….Alfama hep güzel ama tam bu saatlerde bir başka!..Hava kararmak üzereyken tek başıma Alfama’da yürümek Lizbon’da yaptığım en güzel şeylerden biri..
    • Belli ki fado benim müziğim değil; ne gitmeden önce, ne de dinleyeceğimiz akşam fado için heyecanlı değilim.. Gitmeden arkadaşım Şeyda ile bunu konuşuyoruz; bana şöyle bir şey anlatıyor; Fado o yörenin insanı için biraz hüzünlü biraz da kutsal birşey.. fado mekanları hep kalabalık, kapıdan bakanlar da var..Konuşan, gürültü yapan olsun istenmiyor.. O yüzden fado videolarını bile izle bak, altta hep “şşşşşşş!” diye konuşanları susuturmaya çalışan bir müdahale var..”  O fado dinlemeye gittiğimiz akşam.. Masamızda birkaç meze, bir litre de vinho verde.. en çok Şeyda’yı anıyorum.. Fadocular söylerken bir kız mekanda aşağı yukarı yürüyüp sinirli bir şekilde konuşanların masasına doğru bir “şşşş” fırlatıyor!.. Fado’yu hala durup dururken dinleyecek, özleyecek kadar sevmiyorum ama bu tatlı detayı ve Alfama’da olup fado dinliyor olma halini seviyorum..
    • Kapısının önüne gidip zili çalıyoruz.. Az sonra kapı açılıyor; önce içeriden bir uğultu sonra da bizi buyur eden papyonlu adamın sesi duyuluyor.. Birkaç loş ve dolu salondan geçip barın olduğu salona alınıyoruz.. Burada biraz bekleyeceğiz; yer açılacak, oturacağız.. İki dakika sonra papyonlu garsonumuz bizi zarif bir el hareketi ile kadife koltuklu küçük bir odaya buyur ediyor, en köşeye kuruluyoruz.. Kapsamlı kokteyl menüsünü incelemektense duvarları objeleri incelemeyi tercih ederim.. Salon metreküp bazında tamamen eski eşyalar, binlerce ilginç obje ile dolu!. İçeride kaldığımız sürenin tamamı inceleyerek ve çok keyifli geçiyor.. Çıkmadan önce de görmediğimiz diğer salonları geziyor her bölümde de tekrar tekrar hayret ediyoruz. Burası Pavilhao Chines. Yarı müze diyebileceğim enteresan bir kokteyl bar..  Çok övülen ve mutlaka görülsün denilen meşhur Pensao Amor‘dan çok daha ilginç ve benim Lizbon’da “iyi ki..” dediklerimden..
    • Sebebi rutubetmiş.. Afrikalı göçmenler ile kolayca bu yakaya taşınan seramik kaplı duvarlar, binalar rutubetten etkilenmesin diyeymiş.. Gitmeden önce seramik kaplı duvarların Lizbon’da bu kadar yoğun olduğunu bilmiyordum.. Bu beni şaşırtan detaylardan biri oldu. Sanki Porto seramikliymiş de Lizbon’da sembolik birkaç yapı varmış gibi geliyordu.. Oysa sokaklar boyunca binlerce renk ve desen.. Herbirini ayrı sevdim, inceledim, fotografladım, telefonuma duvar kağıdı yaptım, yetmedi videolarını çektim.. Ben Lizbon’un “azulejos” duvarlarını çok sevdim!..

  • Bazen de not aldıkların değil yürürken tesadüfen keşfettiklerinle mutlu oluyorsun.. Chiado’dan ilgimizi çeken ara sokaklara dala çıka Bairro Alto’ya doğru ilerliyoruz.. Yarı açık bir kapıdan gelen sesler ilgimizi çekip içeri giriyoruz: By the Wine Jose Maria da Fonseca. 1800’lerden beri şarapçılıkta olan bir aile, mahzen konsepti, tüm tavanı şişelerle kaplı etkileyici bir mekan, yiyen, içen, sohbet eden insanlar.. Peynirler, istiridyeler, marine somon, şarap.. Ye, iç takıl, şarap al.. Ne keyifli bir keşif..
  • Sokaklar hiç ummadığım kadar sanatla dolu.. Graffitiler, muraller heryerde!. Alfama ve Graça’da, Santo’da bol bol Vhils işi görüyorum.. Atıklardan ürettiği 3 boyutlu duvar resimleri ile tanınan Bordalo II işleri ile tanışıyorum.. Her sokakta karşıma yeni bir sürpriz çıkmasına giderek daha çok alışıyorum…
  • Pastelaria-Leitaria Nita. Bizim evin sokağında sıradan bir mahalle pastanesi.. Hepsinde olduğu gibi bir tarafı tezgah, diğer tarafında duvara dayalı masalar var; gün boyu yaşlılar oturuyor.. Sadece kendi dilinde konuşan güleryüzlü amcanın elinden bir kek, bir kahve bazen dünyanın en güzel kahvaltısı olabilir.. Üstelik böyle pastanelerden şehirde ne çok var! Bazen herhangi birine dalıp böyle sıradan, minicik detaylar ile mutlu olmak ne güzel!..

Koca bir seyahatin içinde bana şehirle bütünleştiğimi, gerçek hayatın içine birkaç dakikalığına dahil olabildiğimi hissettiren anlar en kıymetlileri.. Hiçbir  seyahat sadece “mutlaka görülecekler listesi”nden, restoran adreslerinden ibaret değil.. Herbirimiz için bizi mutlu edecek, sadece kendi bulabileceğimiz, sadece bize bir şey ifade eden  küçük hazineler var.. Gitmeden yaptığım derin araştırmaları, o şehrin içinde saklı kendi sürprizlerimi bulmak için peşine takıldığım küçük ipuçlarını çok seviyorum..Lizbon da bu anlamda beni gitmeden çok heyecanlandırdı, daha çok yürümek daha çok görmek için çok motive etti.. Ne çok şey yaptık.. defterde kalan, “bir sonraki sefere..” dediklerimiz de oldu ama hiç sorun değil.. Zaman geçtikçe izi kalan sadece o en mutlu ve bize özel anlar olacak.. Ve Lizbon bizi yeniden buluşmaya, kendini bize daha çok anlatmaya mutlaka çağıracak..Dilerim arayı çok fazla açmadan çağırır. Gelecek sefer için Porto’yu, sahil şeridini, köy ve kasabaları da içine katarak kapsamlı bir Lizbon planı var aklımda.. Bu güzel yemeklere çok alışmışken ve konservelerimizin bitmesine çok az kalmışken Lizbon bizi çabuk çağır!.

2 thoughts on “RENKLİ, YOKUŞLU VE SÜRPRİZLİ: LİZBON GEZİ NOTLARI

  1. zeliha

    Merhaba… BEn 5 ülke gezdim ama nedense Portekiz’i unutamıyorum. Sizde de öyle oldu mu? Daha güzel mimarili şehirler de gördüm. Ama portekiz dendiğinde içim titriyor hala

    Reply
    1. Gezici Günlük Post author

      Hepimizin ruhuna iyi gelen yerler var; onları bulabilmek çok kıymetli.. Bu sizin için Portekiz olmuş. Benim de daima çok heyecan duyduğum yer İtalya ama bu Lizbon gezisinden de çok keyif aldım. :)

      Reply

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir